YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







AKIL YÜRÜTME KAPISINI KAPATMA!...
/**/ Yazar: ALİ DEMİRSOY | Tarih: 26/07/2015 | Saat: 18:04

Bu yazı son zamanlarda televizyonlarda temel bilimlerdeki ve astronomideki son gelişmeleri iyi izleyen bazı öğretim üyelerinin, bilim felsefesi adı ve kimliği altında, insanları, sinsi bir şekilde, dini, temel bilimlerin lokomotifi ve düşünme aracı olarak gösterme çabalarına karşı kaleme alınmıştır. Bilimde en kötü, kanıtlanması en zor ve geriye döndürülmesi en güç yönlendirme yanlış kaynak göstermedir. Eğer birileri doğrularını yanlışlarının üzerine oturtmayı alışkanlık haline getirmiş ise onu akıl ve izanla düzeltmeniz neredeyse olanaksız hale gelmiş demektir. Bu yazıya televizyon sunumlarından birinde geçen konuşmanın analizi ile başlamak isterim.

       “Tanrı kötülüğü niye verdi?” diye soruldu. Yanıt: Allah kullarını denemek için kötülük vermiştir. Eğer kötülük karşısında inancı olup hata yapmaz ise cennetlik olur. Kötülüğü tevekkülle karşılamamız bu nedenledir.

       Ancak burada asimetrik bir yargılama söz konusudur. Bir tarafta kötülükle denenen bir mümin var; diğer tarafta bu müminin denenmesinde kullanılarak acı çeken, kötülüğe uğrayan, hiçbir taksiratı (suçu-hatası) olmayan başka bir insan daha var. Örneğin 10 yaşında bir kızın ırzına geçerek öldüren bir insan yaptığı kötülükten dolayı Allah tarafından denenirken, hiçbir suçu olmayan bir çocuk bu denemenin kurbanı olmaktadır. Suçu olmayan bir insana başkasını denemek ve yargılamak için verilen bu cezanın ahlaki ve adil olmasını nasıl savunursunuz? Hiçbir çarpıtılmış yanıt bu sorunun karşılığı olamaz.

       Materyalist Ateistler ile dinciler arasındaki en önemli fark, evreni algılayış biçimidir. Dinciler evrenin Tanrı tarafından yaratıldığına inanır; Ateistler ise evrenin hep var olduğuna. Dinciler bu evrendeki düzenden dem vurarak, bunları Tanrının varlığı için bir delil olduğunu ileri sürerler. Dünyadaki biyolojik düzenin en önemli ögesi olan ölümden korkar, yaptıkları tüm tapınmalarında bu düzenlemenin daha doğrusu biyolojik mekanizmanın kendilerinden ırak olması için yalvarırlar. Dünyadaki bu düzenin ırk, din, zenginlik ve fakirlik dinlemeden, Tanrıya ibadetin derecesine bakılmadan herkes için benzer ölçüde geçerli olduğunu görmezden gelirler. Çünkü temel bilimlerin yansızlık ve herkes için geçerli olan evrensel kurallarından habersizlerdir. Bu kuralları öğrenmekten kaçınarak (özellikle evrimin kurallarını) bilgisizliklerini, açıktan kazanma dürtülerini, merak etmenin huzursuz edici etkisini, doğaüstü güçlerin himmetine sığınarak giderme gibi kolay bir yolu seçerler; ancak neden tarihte ve bu gün benzer davranışı gösteren toplulukların başarılı, ahlaklı, mutlu, iç dünyasıyla barışık, insan haklarına saygılı, yaratıcı topluluklara dönüşemediğini araştırmaya yanaşmazlar.

       Bu çıkmaza girmiş toplulukların tümünün ortak özelliği, araştırmalarla bulunan her şeye kutsal kitaplarında anlamı her tarafa çekilebilen sözcüklerle sahip çıkmalarıdır. Aslında bu biraz önce değindiğimiz himmet-dilenme davranışının açılımıdır; yani çalışmadan, uğraşmadan, açıktan kazanma kurnazlığının günlük yansımasıdır. Aslında çıkarcı bir gözle bakıldığında getirisi bu kadar yüksek olan bir dünya görüşü olamaz: Hem dünyadaki tüm buluşlara ve övgüye değer şeylere emek çekmeden, çalışmadan ortak oluyorsunuz hem de öbür dünyanızı güvenceye alıyorsunuz (buna çifte kavrulmuş diyebiliriz). Aslında Ateistler ile dinciler arasında düzen sözcüğünün anlaşılmasında da bu nedenle temel farklar vardır. Bu temel farklara diğer yazılarda daha sonra değineceğiz.

       Ateistler, böyle bir düzen için yaratıcıya gerek olmadığını, var olan bir şeyin yaratılmasının bir halüsinasyon (varsanım) olduğunu ileri sürerler; asıl olan, var ve şu anda üzerinde düşünmemiz gerekenin olan şeyin kendi içindeki düzenlenmesini anlamaktır derler; bunun en kolay yolunun ise kutsal kitaplardaki bilgileri ezberleme yerine önce hidrojen atomunun yapısını anlamadan geçtiğini ileri sürerler. Hidrojen atomunun yapısını ve dinamiğini bilen birisi evrenin düzenini anlamakta zorlanmaz derler. Nitekim bugün evrende ilk ortaya çıkan elementin hidrojen olduğu ve onun bir çeşit patlamalarla (bir çeşit fırınlanarak) diğer elementleri meydana getirdiğini çok net olarak biliyoruz. Hidrojen atomunun yapısını doğru dürüst bilen biri bütün bunların arkasında bir gizem aramaya girişmez ve girişenleri de bilim dışı olarak görür. Evrenin mimarisinin fizik ve kimya kuralları ile kurulduğundan kuşku duymaz. Hiçbir gücün fizik ve kimya kurallarının dışında bir şeyi yaratma gücünün olmadığını bilir ve günlük yaşamındaki değerlendirmelerinin çoğunu da bu mantığa oturtur. Dolayısıyla fizik ve kimya kuralları ile açıklanamayan hiçbir şeye inanmaz ve güvenmez. Bu nedenle müspet bilimlerdeki insanların neredeyse tümü bu kesimden çıkar.

       O zaman hidrojen atomunun bu doğurgan yapısının nedenini sorgulama gündeme gelebilir. Aslında hidrojen atomunun mimarisini başka bir evrenden bu günkü evrene geçiş sırasında egemen olan fizik kuralları saptar. Fizik kuralları mutlak olmasına karşın, kuralların geçerliliği ortaya çıkan evrenin yapısı ile sınırlıdır; açıkça her evrenin kendine göre fiziki bir mimarisi vardır; bu günkü evrende geçerli olan fizik kuralları ta başlangıçta sadece bazı şeyleri doğurabilecek unsurları taşımaktadır. Bu nedenle hidrojen atomu meydana gelmiştir ve bu atomun türevi olan kararlı 93 element (geçici olanlarla birlikte toplum 118 element) bu evrenin yapısını oluşturmuştur. Belli ki bu evrenin fiziki kuralları daha büyük yapılı bir atomun elamanlarını bir arada tutamıyor; parçalanıyor. Şimdi ben soruyorum? Tanrı neden 1000 atom numaralı (yani bin çeşit) element yaratmamıştır? Böyle bir durumda çok daha etkileyici, çok daha zengin ve çok daha doğurgan bir evren olacaktı.

       Bu durumda hidrojen atomunun mükemmelliğine inanmamız gerekiyor. İyi de başka bir atom modelini biliyor musunuz ki, hidrojen atomunun mükemmelliğine hayranlık duyuyorsunuz? Nasıl bir atom düşünüyorsunuz ki, bunu yapmak çok kolay, nesi var ki diyebilesiniz ve hidrojen atomunun gizemini sergileyesiniz. Bir insan başka bir seçeneği biliyor ve tanıyorsa, elindeki seçeneğin iyi ya da kötü, ya da mükemmel olduğuna karar verebilir. Siz başka bir atom tanıyor musunuz ki, hidrojen atomunun en mükemmel olduğu fikrini savunuyorsunuz? Örneğin başka atomlar olmasaydı sadece hidrojen atomunun kendi ve türevleri ile sınırsız renk ve sınırsız ses duyabilir; kendi enerjisini üreten molekülere sahip olabilirdik diyebilir misiniz?

       Bu günkü evreni kuran dört unsur (kütle, zaman, hız, enerji değişimi) ve dört de kuvvet vardır (çekirdek kuvvetleri, elektromanyetik kuvvet, radyoaktif kuvvet ve kütle çekimi).

       Bunlar olmasıydı evren olabilir miydi? Olmayabilirdi ya da olabilirdi; ancak benim bu günkü kavrama yeteneklerimle algılayacağım kuralları olan bir evren olmazdı. İşte bu nedenle, ölçebileceğim, tartabileceğim, sayabileceğim kurallar ve nesneler ile düşünmeyi çağdaş ve uygar bilimlerin lokomotifi olarak görür; bunun dışındakileri çağdışı yönlendirmelerin araçları olarak görürüm. Hiçbir güç, geçmişte ve gelecekte, burada ya da evrenin herhangi bir yerinde fizik ve kimya kurallarının dışında bir şey yapamaz. Çağdaş araştırmalar, bu kuralları oluşturan güç ve etkileşimin, atom altı parçacıkların doğasından kaynaklandığını varsaydığı için zamanımızdaki araştırmaların önemli bir kısmı bu konuya yönelmiştir. Ancak istediğimizi elde etsek de bir ötesini sorgulamaya doğamız gereği devam edeceğiz.

       İyi de onu kim yaptı? Ancak insan beyni karmaşıktan basite giderken ”iyi de onu kim yaptı ya da yarattı” sorusuna doğası (merakı) gereği kitlenmiştir. Hangi açıklamayı yaparsanız yapın geldiğiniz noktadan bir öncekini de sorgulayacaktır. Hayvanların dinlerinin ve tanrılarının olmaması, bizim de din ve tanrımızın olması bu duyguda yatar. Hayvanlar bir öncekini merak etmezler, fizik ve kimya da bilmezler. Söz buraya gelmişken güncel gelişmelerden de kısa bir ilinti vermek iyi olacaktır. Son 35 yılda özellikle son 13 yılda dini işlerde tarihimizde görülmemiş atılımlar oldu. Dini mekânlar ve çalışanların sayısında, ücretlerinde önemli artışlar oldu. Dini usulden yaşama üstünlük sağladı. İmam hatiplerin sayısı ve olanların kapasitesi olağan üstü arttı. Ancak bu son dönemde, üniversitelerde 48 fizik, 30 kadar kimya, 28 biyoloji bölümü, gerçek bilimle uğraşan diğer birçok bölüm, öğrenci yokluğundan kapatıldı (2015 yılında bu bölümlere başvuracakların sayısının bir önceki yıla göre % 80 azaldığı yetkililerce açıklandı). Belli ki uzaya araçla gitmek, duayla gitmekten çok daha pahalı ve zahmetli… Güzide öğretim üyeleri, sağ olsunlar zaman geçirmeden, uzaydaki ve yerdeki her buluşun daha önce kutsal kitaplarda yazılı olan yerini ve yorumunu bulup bizi hemen irşat ediyorlar (aydınlatıyorlar). Bütün beklentimiz bu güzide kesimin bundan böyle bu buluşlar birileri tarafından bulunmadan tarafımızdan bulunmasını sağlamalarıdır… Bizim bu mantık ve eğitim sistemiyle, dogmaya bulanmış zihnimizle, başkalarının gittiği yoldan farklı bir yoldan giderek ve farklı araçlarını kullanarak aynı sonuçlara ulaşma şansımız iyice zayıflatılmıştır… Matematik, fizik, kimya, biyoloji bölümlerinin neredeyse %80’nin kapanma ile karşı karşıya olduğu; imam hatiplerin sayısının ve kapasitesinin birkaç yıl içinde %60 artığı bir ülkede büyük bir aydınlanma, atılım mı bekliyorsunuz? Yani işimiz Allah’a kalmıştır…

       Ateistler ile dincilerin evrenin oluşumunu yorumlamaya başladıklarında, zorunlu olarak birçok yerde anlaşmaya çalışsalar da, Bing-Bang dendiğinde tamamen ayrılırlar. Dinciler, bundan yani Bing Bang’ten sonra, daha önce ne vardı ya da Tanrıyı kim yarattı sorusunun sorulamayacağı düşüncesindedirler. Burada insanın düşünme dürtüsünün sonunu geldiğine karar vermişlerdir; bundan böyle fizik, kimya kurallarının gereksizliğini, akıl yürütmenin de kurulu düzene karşı gelme olduğunu ileri sürerler.

       Ateistler ise, türevleri bugün evrenin çeşitli unsurlarını oluşturan atom altı parçacıkların egemen olduğu, zamanın, maddenin ve hızın, enerjinin oluşmadığı bir dönemden, bugünkü fizik ve kimya kurallarının geçerli olduğu, zamanın başladığı, kütlenin ortaya çıktığı, Newton Fizik Kurallarının mimarisini oluşturan dönüşümün, yaratılışın kendisi olduğunu düşünür; arkada bir gizemin aranmasının anlamsız olduğunu söylerler. Bu sonuncu kesimin en önemli, diğer insanlardan farklı kılan özelliği evrensel bir yapılanmada bir başın ve bir sonun olması gerektiği düşüncesinden (saplantısından) kurtulmuş olmalarıdır. Evrenin akışında bir baş ve son koymanın, canlıların nesneleri tanıma için sanal olarak evrimsel mekanizma ile yaratılan renk olgusu, titreşimleri almak için sanal olarak oluşturulan ses duyuları kadar yanıltıcı olduğunu kavramışlardır. Diğer canlılar gibi sadece duyu organlarıyla düşünme ve algılama yapan sıradan insanların, bu duyuların boyunduruğundan kurtularak sadece görünürde bizde evrimsel atılımla ortaya çıkan abstrak (soyut) düşünmeyi yetirince becerebilen insanlar anlayabilmektedir.

       Bu nedenle temel bilimlerde Nobel almış insanların %80’i Ateist olduğunu beyan etmiş durumdadır. Geri kalanlar ise bulundukları düzenin baskısını göze alamadıkları için sessiz kalmayı tercih etmiş olabilirler. Böyle bir tanımın, Tanrının varlığını ispatlamaya kalkışmaktan çok daha kolay ve akılcı olduğuna inanırlar. En azından böyle bir dönüşümün temel unsurlarını bugünkü araçlarımızla bilebiliyor ve saptayabiliyoruz.

       Dinci takım, yaratıcı olarak Tanrıya kadar gidildiğinde, en azından kendileri açılarından sorunun çözüldüğüne inanıyor; çünkü bu aşamadan sonra mantık ve akıl yürütmenin gerekli olmaması bu kesimi rahatlatıyor.

       Bu sonuncu yaklaşım evrenin oluşumunu anlamada zahmetsiz bir çözüm yolu olarak görülebilir. Ancak buradaki en büyük tehlike, bu kesim bir defa akıl yürütmenin rahatsız edici olduğunu öğrenip, rahatlamak için dogmaya kaydı mı, dünyevi işlerde de akıl yürütme kapısını kapatıyor ve sorunlarını çözemiyor; çözüm için yapacağı tek şey Tanrıya yalvarmak oluyor. Geri kalmış ülkelerde dindarların ve tapınakların fazla olmasının nedeni budur. Ancak kesimler bu kadar yalvarma ve yakarmaya karşın, bir türlü bellerini düzeltememenin ve insanlık tarihinin yerine göre en zavallı ve yerine göre en gaddar kesimi olmalarını analiz edemiyor ve daha çok doğmaya kaymayı bir kurtuluş yolu olarak görüyor.

       Diyelim ki bu kesim haklı, bir yaratıcı var ve biz koşulsuz olarak bu yaratıcıya biat etmeliyiz. O zaman ortaya bir sorun çıkıyor: Hangi Tanrıya? Şu anda dünyada 7-8 milyar insan yaşıyor. Uzakdoğu’nun tanrılarının bizimkilerle hiçbir ilgisi yok; belki oradaki halkların çoğu Allah adını bile duymamış olabilir; onların yaratıcıları tamamen farklı. Museviler ve Hıristiyanlar her ne kadar tek Tanrılı dine mensuplarsa da, bizim inandığımız Tanrı ile kendilerininkinin aynı olmadığını açıkça dile getirilmeseler bile farklı olduğuna inanmaktadırlar. Bu sonuncuların arasındaki tek benzerlik Tanrının tekil olmasıdır.

       Şu anda dünyada inananı ve inanmayanı ile 1.5 milyar Müslüman kimliğinde insan yaşamaktadır. Bu kesim, en son din olarak kendi dinlerinin geçerli olduğuna, en geçerli kutsal kitap olarak Kuran’ın olduğuna ve evrenin yaratıcısının Allah olduğuna inanmaktadırlar. Herkesin kendi dinine inanmasını ve taraf olmasını yadırgayamayız. Çocukluktan başlayan bir biçimlendirmeyi kolay kolay çeviremeyiz; kural olarak da silemeyiz; bu nedenle de ne kadar çağdaş olursak olalım tarafsız olamayız.

       O zaman kafası biçimlendirilmemiş (formatlanmamış) çok zeki ve düşünen bir varlığı uzaydan dünyaya indirip bütün bu inanç sistemlerinin karşısına oturtup, bu kadar insanın mensup olduğu kabullerden hangisinin akıllıca olduğuna karar vermesini isteyelim. Doğal olarak böyle bir zeki varlık önce, o toplumların, bilime, sanata katkılarıyla, toplumsal ahlak yapılarıyla, çevreye ve birbirlerine saygılarıyla, çalışkanlıklarıyla, yasalara saygılarıyla, bir sorunu çözebilme yetenekleriyle ve o sorunu çözerken kullandıkları evrensel araçların niteliğiyle karar vermeye çalışacaktır. Siz gökten inen bu insanların yerine kendinizi koyun. Bilime, ilime, sanata, büyük katkıları olan, çalışkan, temiz, doğudaki 3 milyar, batıdaki 2 milyar insana mı inanırsınız; yoksa bu iki kesimin alın teri ile elde ettiği bilimsel verileri ve kazanımları, inançlarının, dört elle sarıldıkları ayet ve hadislerinin birer delili gibi göstermeye çalışan, bilim adamı kisvesindeki dinci çıkarcıların safsatasına mı inanırsınız? Aslında her gün görsel basında boy gösteren, kendi inancı ve toplumları dışındaki düşünürlerin elde ettiği temel bilimlerdeki bilgi ve bulguları dinsel savlarının (onları ayet ve hadislerin sonucu gibi göstererek) temeline oturtarak kendi dogmalarını aşılayan, en üzücüsü de üniversitelerde bilim adamı kadrosunda yer alan bu insanları gördükçe üzülmemek ve sıkı sıkıya bağlı olduğum toplumumun geleceği açısından endişelenmemek söz konusu olamıyor.

       Biraz kafa yoran, biraz düşünen, yorum yapan bir insan şu soruyu kendine sormalıdır: Ekranlara çıkarak, temel bilimlerde bizim dışımızda bulunmuş olan bilgi ve belgeleri, evrenin genişlemesini, evrenin aşamalı yaratılmasını, göklerin ve yerin önemli kurallarını, kıtaların kaymasını, DNA’nın oluşumunu, bulunan her yeni bulguya, kutsal kitapta bir ayet bulunması, bulunmaz ise bir hadise bağlanması ve sanki bu ayet ve hadislerde bütün bunlar önceden yazılmış gibi ballandıra ballandıra anlatılması, gözünü, gerçeğe, mantığa, bilime, kavramının her türlüsüne kapatmış insan grupları için gurur verici olabilir. Ancak bilim toplumundaki bir insan için kahredici olmaktadır.

       Bunu gidermenin bir yolunu söylemeliyim: Dünyada ve benim ülkemde akşam sabah Kuran okuyan yüz binlerce belki milyonlarca insan var; bu konuda tedrisat yapan binlerce okulumuz var; arkasında toplumun çok etkili maddi ve manevi desteğini almış dev kurumlarımız var. Yeni bulunan bilgi ve belgeler için sürekli olarak “bizim kutsal kitabımızda zaten vardı, önceden bu bilgi verilmişti; şu ayet ve hadis bu bilgi için gönderilmişti” safsatasından bıktık. Bıkmakla kalmıyoruz, uygar dünyada böyle bir toplumun üyesi olmaktan artık utanıyoruz. Kullandığımız en etkili deyimle “Allah aşkına, Allah için, dinimiz için, kutsal kitabımız için, geçmişimizin ve geleceğimizin başı için, bildiğimiz tüm dualar için” bir şeyler bulunduktan sonra değil, bulunmadan, çıkın, deyin ki, burada olması gereken, bulunması gereken şu şeyleri araştırın ey müminler; insanlık bu katkınızı bekliyor. Biz size bu bilgileri müjdeliyoruz deyin! Sadece ne olur sadece bir tane… Yoksa sesinizi kesin, başkalarının bulgularına paydaş olmaya kalkışmayın… Bu doğru da değildir, ahlaki de değildir…

       Bilimsel buluşların çoğunun Ateistler tarafından bulunduğu söylenebilir. Bu kesimin ağzının payını vermenin en kolay yolu, onlar bulmadan, çıkın ve bildiklerinizi açıklayın. Bu Ateist kesimin en iyi tarafı, başkalarının bulduklarına, katkısı olmadan ortak olmayı bir ahlaksızlık olarak görmeleridir. Bu kesimin ve gerçek bilim adamlarının bilime bakışları şöyledir: Bir şey bulunduktan sonra onu “ben ya da biz biliyorduk ya da yazmıştık ya da söylemiştik” diyerek ortak olmaya kalkışmak en hafif tabirle fikir hırsızlığıdır. Bilinen bir şeyi tekrarlamak papağanlara özgüdür; çünkü onlar çoğunluk anlamadan tekrar ederler. Eğer bir toplum papağanları taklit etmeye başlamışsa, bacağına halka takan papağan gibi, birilerinin emir komutasına girmiş, uygar dünyanın tanımıyla, insanlıktan çıkmıştır. Çünkü merak duygusunu yitirmiştir…

       Aynı şeyi günde defalarca tekrar etmekle ilim irfan sahibi olunacağına inanma olsa olsa akıl zafiyeti ile olur. Bu cümle kastını aşmış bir cümle olarak algılanabilir. Yazarın kastı belki sizin anladığınız anlamda söylenmemiştir. Tımarhanelerde delilerin ortak yönü, bir şeyi bir sözü ya da hareketi nedenini bilmeden, görünür bir sonuç almadan tekrarlamalarıdır.

       Bütün bu süreçte hepimiz gibi, bu işin tüccarlığını yapanlar da bir şeylerin farkındadır ve yaklaşık bin küsur senedir bilimde, sanatta bir şey üretememenin sıkıntısını yaşamaktadırlar. Ancak tarihimizde geçmişte tutunacak önemli bir zaman dilimi vardır ve bu dilimde gerçekten dünya bilimine ve sanatına katkılar yapılmıştır. Her ekrana çıkan, bu dönemin çoğunluğu Arap olan düşünürlerini anlatmayla mevzi kazanmaya ve gururlanmaya çalışır. Ancak dogmatik olmayanlar her olayın nedenini araştırma merakında oldukları için, bu dönemi de mercek altına almışlardır. Bu dönemin bilim adamlarından övgüyle bahsedilerek, kazandıkları ilim ve irfanın kökeninin ve nedeninin kendilerinden kaynaklandığı algısını yaratmaya çalışırlar. Bu coğrafyanın, en son kısmen de olsa laik yaşanan dönemler ve çağdaşlaşmaya çalışan birkaç topluluk hariç, hiçbir bilimsel atılıma öncü olmamış, bilime ve sanata ele gelir hiçbir şekilde katkısı olmamıştır.

       Hâlbuki ki son 1.500 yıl öncesine kadar bu coğrafya en çok bilimsel bulgu üreten, sanata en büyük katkıları veren toplumların yurdu olmuştur. Dünyanın bilimsel üretim açısından en önemli bölgesi denebilir. Yazı ilk defa bu topraklarda bulundu, tarih ilk defe bu topraklarda yazıldı, gramer ilk defa bu topraklarda gündeme geldi; damıtma, deri boyama, tabaklama, parfüm yapma, şarapçılık, para basma, şehircilik planları yapma, dünya ölçeğinde kütüphane kurma, heykel yapma, cam işçiliği, geometri, cebir özellikle astronominin en önemli gözlemleri ve daha yüzlercesi bu topraklarda bu karanlık dönemden önce yapıldı. Bütün bunlara Ön Asya, özellikle Antik Yunan bilim, sanat, felsefe, mantık, demokrasi, devlet idaresi ve fikir özgürlüğünü de ekleyiniz. Bütün bunların şahlandığı dönem hangisi? Semavi dinlerin ortaya çıktığı tarihe kadar olan dönemdir. Dünya belgelerini ve bilimini depolamış İskenderiye Kütüphanesinin Hıristiyanlarca yakılması, geleceğin karanlık döneminin başlangıcı olmuştur.

       Bu coğrafyada yaşayan insanlar bu gelişmelerle (Semavi dinlerin egemen oluşuyla) birden bire ortadan kalkmadılar. Antik Yunan, Ön Asya, Belki Mezopotamya bilim, felsefe ve sanat anlayışı ile yoğrulmuş bu coğrafyada dogmasından kurtulmuş birçok insan ve topluluk bir süre daha yaşadı. Dinlerin kendi dinamiklerinden dolayı kısa bir zaman içinde geniş bir coğrafyaya yayılmasıyla birlikte bu insanlar geniş halk kitlelerini etkileme şansını yakaladılar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardı. Bu bilimsel ve sanatsal gelişme dinlerin ortaya çıktığı Kâbe, Medine ve Kudüs’te değil, bir zamanlar Ön Asya ve Antik Yunan düşüncesinin yaygın olduğu yerlerde kendini gösterdi. İskenderiye, Halep, Şam, Bağdat, özellikle Akdeniz’in batı kesimlerinde ve en önemlisi de İspanya’ya gidip, bağnazlıktan sıyrılmış kesimlerde, Endülüs’te ortaya çıktı.

       Öğündüğümüz bu dönemin düşünürlerinin hemen hepsi Antik Yunan felsefe ve bilim tedrisatından geçmişti; çoğunun Yunanca bildikleri yazılıdır. Çoğunun eserlerini yazarken şarap içtikleri bilinmektedir (Ömer Hayyam, İbni Sina, Farabi, Burini, El Cezir, Fuzuli bunlardan birkaçıdır). Çalışmalarında dini öğretiyi referans aldıklarına ilişkin kayıt bulunmamaktadır. Tam tersi dini dayatmalara çeşitli şekilde karşı çıkmışlardır.

       Dini baskı çeşitli nedenlerle artınca, Antik Yunandaki fikir özgürlüğü ve akılcı düşünme yerini gittikçe dogmaya bıraktı. Bu darbeden sonra bu coğrafya bir daha düşünür, bilim adamı, felsefeci yetiştiremedi; meydan yobazlara kaldı; en çok yetiştirdiği de terörist oldu.

       Açıkça “bana çok kızılacağını bilmeme karşın” şu açıklamayı da yapmadan geçemeyeceğim: Bugün Türk Üniversitelerinde unvanlı çok sayıda öğretim elemanı, Müslümanların şahlanış dönemindeki bilim adamlarının leğenlerine ibrikle su bile dökemezler; Orta Çağdaki kiliselerde zangoç olamazlar. Ne yazık ki Orta Çağda yaşaması gereken birçok insan bu gün üniversitelerimizde öğretim üyesi unvanıyla yer işgal etmektedir. Bilmek aydın olmak anlamına gelmiyor; alışkanlıklarını değiştirebilme, yenilikler karşısında değişebilme ve doğruyu gördüğünde anlayabilme yetisi insanı aydın yapıyor. Benim insanım ve öğretim elamanlarım nedense bu coğrafyanın perişanlığını ve rezilliğini dış güçlere bağlayarak sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor; bunun tarihten gelen ve tutucu yönetimlerin oluşturduğu yasalardan ve yanlışlarımızdan kaynaklandığını söyleyemiyor. Bu yanlışlıkların değiştirilmesinin kendi görevi olduğuna ise hiç yanaşmıyor. Bu kabuğun kırılmasının ve bu prangaların uzaklaştırılmasının bizzat kendinin bilimsel kişiliğiyle ve bu sorunları, bilimsel kimliğini cesurca yaklaşımlarla donattığında giderilebileceğini düşünmek istemiyor. Okunacağı çok kuşkulu olan, çoğunluk adapte (ya da taklit) bilgiler içeren birkaç makalesiyle ve kurulu düzenin ve tutucu çevrelerin övgüleri ile ördüğü kozanın içinde kendini mutlu hissediyor. Bir gün o koza açıldığında kanatlarının kırık olduğunu göreceğini görmemezlikten geliyor sevgili meslektaşlarım…

       Kimin kimden daha üstün olduğunu söyleyecek kadar kendimi uzman olarak görmüyorum. Ancak bugün dünyada bir insanı özellikle bilim adamlarını değerlendiren bazı kıstaslar bulunmaktadır. Örneğin sosyal alanlarda siyasi mülahazalarla verilen Nobel Ödülü hariç, temel bilimlerde verilen ödüller kişinin bilimi, becerisi ve zekâ düzeyi ile ilgili önemli ipuçları verebilir. Fen bilimlerinde Nobel alan bilim adamlarının %80’i yazılı ve sözlü olarak Ateist olduklarını açıklamış durumdadırlar; geri kalanlar da büyük bir olasılıkla bazı ilişkileri bozmamak için sessiz kalmışlardır. Bu sonuncu kesimin yaşam tarzı ve dünyaya bakış açısının Ateistlerden farklı olmadığı da bilinmektedir.

       Nobel Ödülü konduktan sonra Ateistleri tanıma ve açıklama daha kolay olmuşa benziyor. Daha önceleri çoğu papaz, rahip ya da ruhban sınıfta aktif olarak çalışan birçok bilim adamı, düşünür ve felsefeci, göbek bağıyla bağlı oldukları bu kurumlardan ya da o günkü yönetimin baskıları nedeniyle düşüncelerini açıklayamamış olabilirler. Ancak ruhban sınıfında çalışan çok sayıda insanın kiliselerce nasıl yargılanıp, özgür düşüncelerinden ve dogmaya karşı gelişlerinden dolayı cezalandırıldığını bazılarının ölüm cezalarına çarptırıldıklarını biliyoruz. Tarih bu insanların acı öyküleriyle doludur.

       Son zamanlarda Türk televizyonlarında, batıda eğitilmiş, güncel ve tarihi astronomi, fizik, kimya bilimine gerçekten aşina öğretim üyelerinin, bilim felsefesi şemsiyesi altında, her kesimden insanı inandıracak biçimde evrensel olayları anlatarak, insanlarda hayranlık yaratıp, sonunda tüm bu gelişmeleri dini kitaplarla ustaca ilişkilendirmeleri ve bilimsel düşüncenin lokomotifini sinsi bir şekilde din olarak sunmaları, dinsel sömürünün ustaca tezgâhının sürmekte olduğunu göstermektedir. Bu son kuşak geçmişteki bağnaz ve cahil kesimden çok daha tehlikeli bir şekilde toplumu etkilemektedir. Çünkü çağdaş bilimin bilgilerini ve araçlarını kullanarak, dogmanın kapılarını “çaktırmadan” ustaca açmaktadırlar. Eğer bir olayı çağdaş bilimin yanı sıra dogmanın kalıplaşmış ve antik yaklaşımı ile de açıklamaya başlarsanız, hiç kuşkunuz olmasın, bilimsel araçlarla örtmeye çalıştığınız dogma kazığının üzerindeki bilimsel yaklaşımınız bir zaman sonra mum gibi eriyecek, ortada yıllarca size batmış olan dogma kazığı kalacaktır. Üniversitelerde yer alan teoloji (din bilimleri) bölümlerinin haricinde, bilimsel gelişmeleri din penceresi altında yorumlama kimsenin haddi olmamalıdır; eğer sinsi bir görevi yüklenmemişlerse. Üniversitelerde çalışan herkesin bilimsel yöntemi ve yaşam tarzını içselleştirmesi zorunludur; bunu yapamayanlar olsa olsa farklı yerlerde bulunmaları gereken mollalar olabilirler. Her gün bir üniversiteden bilim adamı kimliği ile bir mollanın bilim dışı açıklamasını ve yorumunu duymak aydınlık geleceğimiz açısından ürkütücüdür.

       Bırakın herkes kendi istediği ve inandığı gibi yaşasın sözü kulağa çok hoş geliyor. Ancak biz bireysel olarak (tek tek) yaşamıyoruz ki, bir toplum oluşturuyoruz; Dolayısıyla geleceğimize kendi başımıza karar veremiyoruz; en azından demokrasi denen sistem içinde çoğunluğun kararına saygılı olmayı öngörüyoruz. Yani ne kadar bilinçli olursanız olun sizin de bilinçsiz bir kitle ile sürüklenme olasılığınız yüksek oluyor. Bilim adamı ya da din adamı kisvesi altında toplumu biçimlendiren bu kesim kendilerine büyük çıkarlar sağlasalar da, çocuklarının da içinde yaşayacağı toplumu, onların akıl yürütme yolunu tıkamayla, felakete sürüklemektedirler. Böyle bir toplum hırsızlığı da, arsızlığı da, rüşveti de, yağmayı da, yalan dolanı da “sözde karşı olduğunu söylese de” hoş görür; bunu yapanlara biat eder; fırsat bulunca da kendisi de aynı şeyleri yapar. Yaşadıkları (kendi gibi yaşayanların ve düşünenlerin de) olumsuzluklar için neden sorusunu sormadan kaçınırlar; sorulduğunda da hiç ilgisi olmayan nedenlere bağlama kurnazlığını akıl yürütme olarak sunarlar; akıl yürütme becerilerinin ta küçüklükten biçimlendirilerek kapatıldığını bir türlü anlayamazlar. Tanımlarda önemli farklılıklar ortaya çıkar: Örneğin bizim ülkemizde son yıllarda demokrasinin en büyük kazanımlarından ve kanıtlarından biri kadınlarımızın başına türban takma özgürlüğü olarak ilan edilir. İnançlarından gelen değişmez, değiştirilemez, yeni koşullara göre bir tarafa bırakılmasına sıcak bakılmayan kabullerini yaşadıkları ülkenin yasalarının üzerinde tutarak, hukuk devleti olmanın yolunu tıkarlar. Bu nedenle bu ülkelerde demokrasi gelişemez. Bilimden uzak oldukları için “dünyada yeni koşullara göre değişmeyen canlıların tümünün er ya da geç ortadan kalktıklarını, onların yerine uyum yeteneği daha iyi olanların geldiği olgusunu” hiçbir zaman kavrayamadıkları için, ne yazı ki bulundukları toplumun da çıkmaz kaderini çizerler.

       Bu topluluklar doğru yorum da yapamazlar. Örneğin 2015 seçiminde AKP’nin yeterince milletvekili çıkaramamasını başarısızlık olarak görürler. Hâlbuki AKP bu seçimde evrensel değer ölçüleri bir seçim için esas alındığında son derece başarılı; ancak bizim ülkenin mantığıyla başarısızdır. Çünkü bir partinin milletvekilleri ve yetkililerin çevresi sesli ve görüntülü olarak rüşvet, çıkar rezilliğiyle suçlanmış; hiçbir yasal soruşturmaya yeltenilmemiş ise; bir ülkenin ordusunun önemli bir kısmı, bilim adamları, yazarları ve çizerleri, en azından bu partinin uzun süre desteği ve koruması ile (mızrak kendine değinceye kadar) çeşitli çirkin komplolarla çökertilmiş ve süründürülmüş ise; çevre ülkelerle olan ilişkilerimiz dış siyaset tarihinin hiçbir döneminde bu kadar tehlikeli bir hal almamış ise, milletvekilliği yitirmiş olsalar bile, bu partinin aldığı birincilik son derece başarılı bir sonuçtur ve ülkemiz insanın olaylara bakış ve mantığının tam bir yansımasıdır. Belli ki dünya Türk insanının bu istisnai dünya görüşünü, olayları değerlendiriş biçimini ibretle ve hayretle izlemektedir…

       İzin verirseniz bir kehanette de ben bulunayım: Dünyadaki kaynakların kullanımına, nüfus artışına, tüketim toplumuna dönüşme hızına baktığımızda, küresel ısınmanın etkisiyle 2035 yılından sonra insanoğlu tarihinde hiç görmediği (büyük bir olasılıkla kanlı) bir paylaşım kavgası yaşamaya başlayacaktır. Evrim kuramının en önemli ilkelerinden biri, bir ortamda olanaklar azalır, paylaşımcılar çoğalırsa, en çetin yarışma-çatışma o zaman ortaya çıkar. Bir avuç insan yaşadığı ülkeyi ve bulunduğu coğrafyayı bilim toplumuna dönüştürerek bu yarışmaya hazırlamaya çalışırken, ne yazık ki egemen bir kesim, kısa vadeli çıkarları için, bulunduğu toplumu dogmanın kucağına itmektedir. Batmakta olan kayıktan ilk atılacaklar ne yazı ki bu sonuncular (bilime ve sanata katkısı olmayanlar) olacaktır. Sadece insanlar (!), akıl yürütme yeteneği olanlar, yaşamadan gelecekte olacakları yorumlayabilir ve önlemlerini alabilirler; diğer canlılar eğer ayakta kalma şansını yakalayabilirlerse yaşayarak öğrenirler (paleontolojik bulgular dünyadaki gelmiş geçmiş canlıların %96’sının bu şansı yakalayamadığını göstermektedir).

       Neden beklediğimizi elde edemiyoruz? Avrupa Birliğindeki yasaları nedeyse tümüyle aldık ve de uygulamaya başladık. Gel gelelim ki hırsızlığın, rüşvetin, yasalara saygısızlığın, insan yaşamını önemsememenin, yaptığı şeylerin olumsuz sonuçlarını düşünememenin, küçük çıkarı için toplumun her türlü değerini gözardı etmenin son yıllarda endişe verici şekilde artmış olmasını nasıl açıklayabilirsiniz? Bana sorarsanız dogmayı eğitim sistemine sokarak oluşturulan akıl tutulmasının sonuçlarıdır bütün bunlar… Böyle giderse düzelmesi de söz konusu değildir.

       Bu coğrafyanın insanı yok olmamak artık düşünmeye başlamalı. En çok kaza yapan araçlar, arkasında Allah korusun diye yazılı araçlarmış. Televizyonda her gün yüksek paralar karşılığı din tüccarlığı yapanların (hem de üniversite hocası olarak), yüksek kar getirme duası, zihin açma duası, sınıf geçme duası, muhabbeti artırma duası öğretmeye kalkışanların sizi geleceğinizi karartanlar olduğunu öğrenmelisiniz. Son yıllarda ortaya çıkan, insanlık tarihinin en kanlı cinayetlerini işleyen onlarca dini terör örgütünü, bunların Müslümanlıkla ilgisi yok diyerek üzerini örtemezsiniz. Dininizi en ayrıntılı biçimiyle, yaşanan tarihsel gerçekleriyle, tarafsız, evrensel insan hakları bağlamında eleştiriyel gözle bizzat siz okumalısınız, öğrenmelisiniz; başka bir insandan yardım almaya kalkıştığınızda bir din tüccarının ya da simsarının kucağına düşeceğinizi artık öğrenmelisiniz. Bu gün yaşananların geçmişte yaşananlarla olan ilintisini, benzerliğini araştırmadan çekinmemelisiniz. Bugün tiksinti ile izlediğimiz hareketlerin tarihsel bir nedeni olduğunu araştırmaktan ve böyle bir benzerlik saptarsak, onu dile getirmekten çekinmemeliyiz. İnsanın en değerli varlığının aklı olduğunu; aklını kullanamayanların, akıl yürütemeyenlerin, merak etmeyenlerin ya da kuşku duymayanların bu değerden yoksun olduğunu bilmelisiniz.

       En dindar geçinenlerin en çok hırsızlık yaptığını, rüşvet aldığını, ülkesini soyup soğana çevirenler olduğunu artık görmemezlikten gelemezsiniz. Bütün bu rezilliklerin, vahşiliklerin, aptallıkların, bilimdışılıkların nereden geldiğini, niçin oluştuğunu araştırma için fazla bir zamanınızın kalmadığını görmelisiniz. Dinin bu ülkelerde “sadece” bir ticaret ve siyaset aracına dönüştürüldüğünü görmelisiniz. Bu nedenle bu ülkelerde en çok akıl tutulması görülmektedir. Gün geçmiyor ki bu ülkelerde insanı insanlığından utandıran bir olay meydana gelmesin. Bütün bunları basit açıklamalarla geçiştirmeye kalkışanlar, kuşkunuz olmasın uygarlık düşmanlarıdır. Kara cehalet ahtapot gibidir. Kolunun birini koparmaya kalkarsanız, öbürleri sizin boynunuza dolanır. Onu yok etmenin tek yolu, iki gözün arasındaki sinir düğümüne (gangliyona) mızrağı saptamadır. Cehaletin pençesinde kıvranan çok sayıda ülke, ne yazık ki, ahtapotun kolları ile cebelleşmektedir; kimse gangliyona değmeye cesaret edememektedir. En azından bizim ülkemizde bu aydınlatmayı yapması beklenen üniversite mensupları, bırakın soruna cesaretle eğilmeyi ve çözmeyi; bir kısmı yeni sorunlar yaratmak için kolları sıvamış durumdadır. Son yıllarda kurulan üniversitelere konan adlar, şuur altımızın yansımasını ve toplumun nerelere yönlendirilmesinin planlandığının göstergeleridir.

       Bu toplumların evrensel demokrasiyi benimsemesi mümkün olmuyor. Türkiye’deki demokratikleşmenin başlarda baskıcı olmasının nedeni belirli bir süreçte demokrasiyi alıştıra alıştıra (zorla da olsa) yerleştirmeydi. Bu coğrafyada, demokratik yönetimden uzak baskıcı rejimler altında, beğenmesek de insanlar iyi kötü yaşayıp gidiyordu. Arap baharı safsatacı ile bu baskıcı rejimler yıkılınca, mantık ve akılla bir araya gelmesi mümkün olmaya “akıl tutulması özellikleri olan” onlarca dini grup ellerinde silah, kan kusmaya başladı.

       Son 1500 yıldır bilim, sanat ve felsefe dünyasına hiçbir katkısı olmayan bu coğrafyanın sözde bilim adamlarının kalkıp, bizim dışımızdaki birçok insanın düşünce ve buluşlarına sahip çıkarak kendi çarpık düşünce sistemlerinin alt yapısını hazırlamaları ve bu kurguları ile tüm bu insanların yanıldığını (bunlara Ateist olan Nobel Ödüllüler de dâhil), doğruya sadece kendilerinin ulaştığını savunmaları eğer bir düşünce zafiyeti, bir şaka değilse bir komedidir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy

Değerli Kardeşim

Bu coğrafyanın ve ülkemizin en büyük sorunu akıl yürütme kapılarının hem geçmişte hem de günümüzde (özellikle son yıllarda) kapatılmış olmasıdır. Tüm olumsuzlukların temelinde atıl yürütememe sorunu yatmaktadır. Bunu bertaraf edecek en önemli kuruluşlar olan üniversiteler ne yazık ki kendileri atıl yürütme becerisine şiddetle gerek duymaktadırlar.

Esas tehlike yakın zamanlara kadar akıl yolunu kapatılması tutucu önderlerin bir kısmının etkisiyle oluyordu. Bilim dünyasının üyeleri olmadığı için etkileri de sınırlı kalıyordu. Son 20-30 yıl içinde ne yazık ki temel bilimleri ve çağdaş bilimleri ezberlemiş, yabancı ülkelerde okumuş, dünyadan haberi olan, ancak üniversite kimliği ile bu bilgileri felsefeci, sosyolog, temel bilimci gibi sıfatlarını kullanarak dogma sosuna bandırarak halka yedirmeye başlamıştır. Temel bilmelerin bulgu ve buluşlarını, kutsal kitaplara dayandırarak, akıl ve bilim yolunun lokomotifinin dogma olduğu fikrini sinsi sinsi işlemektedirler. Bilgilerine bakarsak cahil olduklarını söyleyemeyiz; akıl yürütme kapısını kapatmadakigörevlerini tam yaptıklarını söyleyebiliriz. En tehlikeli kesim ekranlarda…

Saygılarımla

26.07.2015



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>