YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







6 MAYIS… UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ.... 68 KUŞAĞINDAN ALINMASI GEREKEN DERSLER
/**/ Yazar: CENGİZ ÖZBİLEK | Tarih: 07/05/2014 | Saat: 07:42

68 Kuşağı ve diyet ödetircesine yapılan idamlar, öldürülen, vurulan, vurdurulan, işkence edilen, cezaevlerinde işkence ile öldürülen, sakatlanan, nereye götürüldüğü bugün bile bilinmeyen gençler, yargısız infazlar.....

Soner Yalçın yıllar önce bu kuşağı anlatan bir yazı hazırlamıştı. Her zamanki gibi dolu dolu ve okunası olan bu yazı beni çok etkilemişti. Kendime söz verip “Bir 6 Mayıs sabahı ben de yazıp, yazmaya çalışıp, içimden geçenleri kâğıda döküp anlatacağım,” demiştim. “Okunası bir roman gibi ve bir borcu ödercesine yazacağım.” Hani bir romanda tanıştığınız kahramanları tanımanın insana verdiği bir haz vardır ya? Hani her insana, her zaman nasip olmayan bir haz? İşte öyle bir hazla yazmak istiyorum.

Bir tek siz bilirsiniz, bir tek siz doyasıya yaşarsınız onu, çünkü o romandaki kahramanlarla bir yaşanmışlığınız, aynı yerde aynı havayı teneffüs etmişliğiniz, aynı çeşmeden su içmişliğiniz vardır. Ya da uzaktan da olsa görmüş, tanımışsınızdır o kahramanları. Üniversiteye ilk başladığınız gün daha nerede olduğunuzu bile kavrayamadan “Forum var, forum var,” diye sürüklenip, amfide Deniz GEZMİŞ’i dinlemek, sol yumruklar havada slogan atmak çok farklı bir gidişattır zaten. Birden içinizde kıpraşmakta olan, haksızlığa karşı direnen kromozomlarınızın verdiği direnç ve aileden geçen siyasal duygulara uzanan bir yolculuğa başlarsınız. Hayranlık duymuşsunuzdur söylevlerine, hayranlık duymuşsunuzdur ayağındaki postala ya da sırtındaki parkaya.

Yıllar sonra o anı yaşamak, o romanı okumak ne müthiş bir duygudur. Okudukça gururlanır, gururlandıkça hüzünlendirir sizi. İşte öyle bir şeydir bu.

Neredeyse aradan yarım asır geçmiştir ama onlar hala idoldür bazılarımız için. Üstelik onlar ölmemiştir zaten. Hala dün gibi aramızdadırlar yaptıkları ve yaşadıkları ile.

Onları unutmak, onları unutturmak mümkün değildir. Onları anlatmak, onların romanını okumak, onların romanını anlatmak bir borçtur çocuklarımıza.

Bir arkadaşım dert yandı: “Oğluma yatarken hikâye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi. Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?

Anlattım ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Düşündükçe yeniden korktum.” Çünkü o biliyordu Sinan’ın hikâyesini. Sinan’ın anne ve babası, yani Adnan - Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar. Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı. Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu. Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sorardı. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlatılardı bildiklerini.

Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı bir öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu. Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi. ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu. ODTܒde herkesin herkese “hocam” diye hitap etme âdetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları ona bilgisinden ötürü. Ayrıca onun çok meşhur olan “Biz ODTܒde sadece üç kelime İngilizce öğrendik: “Yankee go home” tanımlaması da günümüzde espri amaçlı olarak hala kullanılmaktadır.

Köylüleri toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap bir de kuru soğan çıktı. Henüz yirmi yedi yaşındaydı. O sırada bir yaşında olan oğluna 21 yaşında öldürülen arkadaşı, ODTÜ Mühendislik Fakültesi Metalürji ve Malzeme Mühendisliği öğrencisi Mustafa Taylan Özgür’ün adını vermişti. Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: "Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekâlı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar."

Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korkmuş ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düşmüştü. Ona Edip Cansever’in şirini okudum: “Utancı bilerek yaşamak korkunç,/Daha korkuncu da var: utancı bilerek yaşatmak…” Onun için çocuklarımıza anlatmalıyız; Doğruyu, en doğruyu yaşanmışlıklardan öğrensinler. Öğrensinler ki onlar da birilerine en doğruyu anlatabilsinler.

68 kuşağının ne olduğunu, neler yapmak istediğini, neleri başarıp neleri başaramadıklarını en doğru ağızlardan dinleyip öğrenebilsinler. “Üç bizden, üç sizden,” denilerek asılan üç fidanın aslında kurban olarak seçildiklerini, yıllar sonra da olsa yaşı tutmamasına rağmen yaşını büyütüp, daha 17 yaşındayken astıkları Erdal EREN’in kim olduğunu, 22 yaşındaki Necdet ADALI’nı neden ve hangi dar zihniyet gereği asıldığını bilmeleri lazım.

Ne demişti Can YÜCEL: En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim O, onun en güzel yüz metresini koştu. En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak, En hızlısıydı hepimizin, En önce göğüsledi ipi. Acıyorsam sana anam avradım olsun, Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun.

Ya da Atilla İLHAN’ın dizeleri: Sabah radyodan duydum ağır haberi. Denizlere kıymışlardı… Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için bindiği vapurdaydı. Bulanıktı deniz, simsiyah alçalmıştı gökyüzü ve bu gökyüzünün altındaki deniz hırçın çalkantılıydı. Acı bir yel esintisinin ortasında aklına düşmüştü ilk mısra. Vapurda sessiz bir köşe bulup bu mısrayı yüksek sesle defalarca tekrarlamış, vapurdan indikten sonra rıhtım boyunca yürürken söyledikleri.... Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız, O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırız, Gitti dostlar şölen bitti, Ne eski heyecan ne hız, Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız. O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız. Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı. Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı. Hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı. Gittiler akşam olmadan ortalık karardı.

Atilla İlhan bu dizelerle aslında, idam haberini radyodan duyduğu Deniz’lere ağlıyordu. Bilir misiniz Atilla İlhan’nın o geceden sonra sabahlara kadar hiç uyuyamadığını? Uyuyabilmek için ilaç aldığını?

Sıkıyönetim hakimine sesleniyordu Deniz: Beni 103 tane ABD üssü olan bir ülkede vatan hainliği ile suçlamanız gülünç. Siz bu suçla kendinizi yargılayın ve beni boynumdan değil ayaklarımdan asın. Ayaklarımdan asın çünkü peşimden gelenler çok olacak, ve ben 24 yaşında kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.

Ne diyordu Yusuf Aslan? Sizler, bizi asanlar, Sizler şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. Ne diyordu Hüseyin İnan Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım.

Ne kadar da doğru söylemişlerdi! O kararı veren hâkimler, suçlamaları yapan savcılar, hatta cezaevi komutanları... Onlar yıllarca korku içinde ve birer köstebek gibi yaşamadılar mı? Çocuklarını, nişan ve düğün davetiyesi bile bastıramadan gizli gizli evlendirmediler mi? İdam sehpasına gitmeden babasına yazdığı son mektupta ne demişti Deniz? “Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir,” diyerek ölüme meydan okumamış mıydı? Ne diyordu Mahir Kızıldere’de katledilmeden önce? “Demokratik nitelikteki en küçük kıpırdanmaların bile ezilmeye çalışıldığı bu ülkede, bu koşullar altında değil Marksist olmak, demokrasiden yana olmak bile yürek ve cesaret isteyen bir iştir.”

Mahir ÇAYAN, Cihan ALPTEKİN, Ömer AYNA, Saffet ALP, Hüdai ARIKAN, Ertan SARUHAN, Sinan Kazım ÖZÜDOĞRU, Ahmet ATASOY, Selahattin KURT, Nihat YILMAZ 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledildiler. Hala yaşayan, o cehennemden nasıl sağ çıkabildiğini bilemediğimiz ve bugün devrimcilikle bölücülüğü birbirine karıştırmış olan hepimizin bildiği biri hariç hepsi Kızıldere katliamında can verdiler.

O kuşağın gençlerini tek tek olmasa bile yaptıklarıyla anımsamak, hayata bakışlarını kavramak, onların da acısıyla, tatlısıyla kendilerine has yaşamları olduğunu kabullenmek lazımdır. O yıllarda kurulan öğrenci dernekleri ülke sorunlarını çözebilmeyi kendine vazife edinmiş, özgür düşünebilen, okullarda platformlar kuran, okul gazeteleri çıkarabilen, dergi ve bildiri basarak, köy köy dolaşarak, köy kahvesi toplantıları düzenleyebilen guruplardı.

İ.T.Ü.Ö.B. Başkanı Harun Karadeniz, “Görevinize başlarken Anayasa uyarınca Türk ulusunun şeref ve namusunu korumak için ant içtiniz... sizi göreve çağırıyoruz,” diyerek Amerikan 6. Filosu geldiğinde geneleve dönüşen İstanbul’daki lüks otellerin önünde nöbet tutan, Amerikalılara bu rahatlığı sağlayan, devrimci Türk öğrencilerin de sabaha karşı yurtlarını basıp, uyumakta olan öğrencileri uykulu uykulu coplayarak döven polislere sesleniyordu.

SBF Talebe Cemiyeti 1 Kasım 1966 tarihli yönetim kurulu toplantısında 10 Kasım törenine tüm üyelerinin gelmesini, törende hazır bulunmasını, 7 Kasım’da bir söyleşi programı ile Ruhi Su’ya konser verdirilmesini karar defterine geçirip uygulamaya koyabiliyordu.

Bu gurupların arasında DEV-GENÇ farklı bir ekoldü. 1969 yılında Vietnam kasabı olarak bilinen ABD’li Kommer ODTܒye davet edildiğinde onu DEV-GENǒli öğrencilerin öfkesi karşıladı. Kommer’in arabasını ateşe verenlerin arasında Ulaş Bardakçı da vardı. ODTܒde yakılan bu ateş anti-emperyalist mücadelenin de ışığı olmuştu. O ışığı yakanlar ODTÜ stadyumuna, bir daha asla silinmemek üzere “DEVRİM” sözcüğünü yazanlardı. Ancak bu ateşi yakan Ulaş 19 şubat 1972’de, henüz 25 yaşındayken İstanbul’da katledildi ama “Kurtuluşa kadar savaş” şiarını miras bırakarak gitti.

ŞAİRDİLER... Sizlere 68’lilerin şair olduklarını da anlatmalıyım. Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.” Eşi Gülten Çayan atletti. 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı olan erkekler 400 metre koşucusu atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.

Savcı soruyordu Mahir’e: “Cezaevinde açtığınız tünelin toprağını ne yaptınız?” Mahir bu soruyu, “Topraksız köylülere dağıttık,” diye yanıtlayacak kadar espritüeldi. Hüseyin CEVAHİR edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi. “Devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü tüfekle hedef alınarak öldürüldüğünde henüz 26 yaşındaydı.

SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı. Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük haznesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.

ODTܒNÜN DONLARI... 1971 darbesinde Sansaryan Han’daki işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı. Sordular; “Bu donların anlamı ne? Mavi ile kırmızının farkı ne? Bunlar THKO’nun rütbeleri mi?” İşkencedeki sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttular. “Bunlar,” dediler, ODTÜ Spor Kulübü’nün donları!”

Futbolu severlerdi kuşkusuz. Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlıydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz? 68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı. Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de tabii. Mahir Çayan ise kesin teknik direktör olurdu. Çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubuklar nedeniyle erkenden koptu. Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Aşkı da yaşadılar doyasıya. Deniz Gezmiş, Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti . İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.

Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTܒlü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi. O da 25 yaşındaydı. O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.

Oysa okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar. Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar? Sanmayın ki kolalı votka ya da rakı içmediler? Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz? Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz? Ya da hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi sizce? “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”.

Ya da İbrahim Kalpakkaya’nın Ruhi Su’nun söylediği mahsus mahali dilinden düşürmediğini? DİLLERİNDEKİ ŞARKI; IMAGINE Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler. Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar. Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.

İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler. Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler. Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.

68’li kızlar da vardı bu eylemlerde, hem de mini etekleriyle. Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. Hippiydiler ama hayalleri vardı. Dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı...

SBF’NİN DANS PARTİLERİ... Mahkemedeki savunmaları sırasında Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazıp, hâkime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı onlar. Resimden, edebiyattan gelmişlerdi. Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı? Dans da ettiler. SBF yatılı öğrencilerinin Salı ve Cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı. Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da; onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi? Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Aşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi? Durup dururken mi çalmaya başladı sanıyorsunuz o yıllarda Arif Sağ’lar, Yavuz Top’lar, Muhlis Akarsu’lar, Rahmi Saltık’lar, Nesimi’ler, Erdal Erzincan’lar, Musa Eroglu’lar... O ateşten etkilenmediklerini mi zannediyorsunuz? Veya türkülerimizi o yıllarda pop türüne uyarlayan bir Tülay German, bir Ayla Algan, bir Ayla Dikmen, bir Alpay, bir Ayten Alpman unutulabilir mi? Ya da o dönemde yeni yeni gruplaşıp müzik yapan Cem Karaca, Barış Manço, Fikret Kızılok, Moğollar, Modern Folk Üçlüsü unutulabilir mi?

Tiyatro da yaptılar. Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular. FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF tiyatro bölümü öğrencisi olması tesadüf mü? ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?

Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi? Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı? Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı? ODTܒlü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?

SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi? Judo ve karate de madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur? ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki? Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Cihan Alptekin. Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.

Hangisini yazayım, hangisini anlatayım? 68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz acaba? Oysa toplumsal bir gelecek hayali kuranlar, bu mirası her yönüyle bilmelidir. Özellikle çocuklarımıza bunu anlatıp öğretmeliyiz. Biz bu gün varız yarın yokuz... bu bizim boynumuzun borcu olmalı. Olmalı ki günümüz Türkiye’sinde karmaşa haline dönüştürülmüş bir devrimcilik anlayışının 68 kuşağı devrimciliği ile ilgisi olmadığını bilsinler. Bilsinler ki onlarda kendinden sonrakileri bu mirası doğru anlatabilsinler.

HALA 68’Lİ BİR DEVRİMCİ: YAŞAR YILMAZ İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat bölümü öğrencisiydi. İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığını Harun Karadeniz’den sonra devraldı. Hakkâri’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden 84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı. Devletin ceberut baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı: 1971 darbesinde Göztepe’deki Ziverbey Köşkü ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları; 2,5 yıl cezaevi arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı. Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5,5 yıl yattı. Hapisten sonra hep “sakıncalı” oldu; ekmeğini taştan çıkardı. Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı; “ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü. Anadolu topraklarını 2,5 yıl karış karış dolaştı. Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki 119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı. Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı ama Avusturya Kültür Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’taki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı. Çünkü bugüne kadar bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti. İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı. Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu. İkinci buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro Antik Yunan uygarlığı döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık hava tiyatroları taş değil ahşaptı.

HIRSIZLARIN PEŞİNDE BİR 68’Lİ.. 68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi? Hayır! 5 yıl önce Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya ve Yunanistan’a gitti. Yüzlerce müze gezdi. Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve fotoğraflarını çekerek belgeledi. Neler bulmadı ki?

Paris Louvre Müzesi: Mağnesia'daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos'dan sökülen tapınak parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu, Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri.

Londra British Museum: Ksantos'dan (Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos'tan (Datça) 600 civarında büyük boy heykel, Mozeleum (Bodrum'daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri ve heykelleri).

New York Metropolitan Müzesi: Sardes'ten (Salihli) sütun ve diğer eserler, Bergama'dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes'ten heykeller, mermer lahitler, Kültepe'den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.

Boston Müzesi: Asos eserleri,

Washington Dumborton Oaks Müzesi: Antakya mozaikleri ve Bizans eserleri.

Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.

Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu- Osmanlı eserleri.

Chicago Üniversitesi Şark Eserleri Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri.

Los Angeles Getty Villa: Burdur- Antalya yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.

Viyana Ephesus Müzesi: 50 m 'ye yakın mermer duvar frizleri Efes'ten giden binlerce eser.

Berlin Alte Müzesi : Priyene, Milet'ten mermer heykeller.

Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi: Büyüktapınak, Milet ve Priyene'den tapınaklar, Zincirli'den Hitit tapınağı, Hattuşaş'dan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler.

Tübingen Üniversite Müzesi: Antakya'dan heykel ve Troya eserleri.

Danimarka Ulusal Müzesi: Troya eserleri.

Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya'dan türbe sandukası, Cizre Camii'nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu. Daha sırada 60 bin eser var. Yaşar Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor.

ODTÜ 68 kuşağının yani Mahirlerin, Denizlerin, Yusufların, Hüseyinlerin, Sinanların, Taylanların ve daha bir çok devrimcinin evidir, kalesidir... Öyle olmaya da devam edecektir..

Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır. Bu kuşağı yetiştiren ODTÜ, İTÜ, SBF, DTCF gibi birçok üniversitenin akademisyenlerini de unutmamak lazım. Az önce anlattığım ABD büyükelçisi Kommer’in arabası yakılırken rektörlük binasında rektör Kemal KURDAŞ’ı telefonla arayan İçişleri Bakanı kendisine, “Karşınızda 250 adamım var, okula gireceğim,” dediği zaman “Amerika yılda sekiz milyon otomobil yapıyor, bir tane daha yapar. İsterlerse aramızda para toplar veririz ama siz okula girerseniz kan çıkar. Sizin istediğiniz de bu! Benim cesedimi çiğnemeden okula giremezsiniz,” demesini kim unutabilir ki?

Olur ya, bir gün cebinizdeki banknotların arasında bir 10 TL görürseniz arkasını çevirip bir bakın. Orada bu ODTÜ öğrencilerini yetiştiren hocalardan birini göreceksiniz. “Siz ODTܒde öğrencilere anarşist olmayı mı öğretiyorsunuz?” diyen bir siyasiye, ince ve orantısız zekâsıyla, “Hayır, diktatörlüğe baş eğmemelerini, onurlarına sahip çıkmalarını, haklarını aramalarını, yani kısaca adam olmalarını öğretiyoruz diyen Erdal İnönü unutulabilir mi?

Bu aydın, özgürlükçü ve insan öğretim üyeleri bir kuşak yarattılar. Bu öğretim üyeleri sayesinde bu kuşak öğrencilerinin yetiştikleri üniversiteler dünyanın ilk 100 üniversite sıralamasında ilk 50, ilk 60 arasına girebildiler.

Evet, bu ruh, bizim elde kalan tek mirasımız. Unutmamamız, unutturmamamız 68 kuşağından ders çıkarmamız lazım...

Yıllar önce çocuklarıma şöyle demiştim: “Size öyle bir miras bırakacağım ki ne satabileceksiniz, ne bozdurabileceksiniz, ne de yiyip içebileceksiniz!” Bu öğüdü mirasım olarak, özenle vermeye çalıştığım eğitimlerini tamamladıklarında, ne anlama geldiğini anlamaları ve yaşamları boyunca sahip çıkabilmeleri, kendinden sonra gelen kuşağa aktarmaları en büyük dileğimdir.

SAYGILARIMLA,

C. ÖZBİLEK 05.05.2014 İSTANBUL...



Yazar Notu: Bu yazı başka bir yerde yayınlanmaktadır.(FACEBOOK TA...MAİL GRUPLARINDA)

[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (1) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>