YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







DUYARLI YURTTAŞ

TUNCEL KURTİZ DE ÖLÜMSÜZLEŞTİ...
/**/ Yazar: MEHMET ALİ SULUTAŞ | Tarih: 30/09/2013 | Saat: 19:04

ACI HABERLE EVE KOŞTULAR... TUNCEL KURTİZ'İ KAYBETTİK...  İŞTE DETAYLAR  BU ŞİİRLER HİÇ UNUTULMAYACAK

Türk sinema ve tiyatrosunun dev ismi Tuncel Kurtiz (1 Şubat 1936 İzmit-27 Eylül 2013 İstanbul) yok artık aramızda. Babası Selanik doğumlu bir Türk bürokratı, annesi Boşnak olan sanatçı, üniversitede kısa bir süre hukuk fakültesinde, daha sonra ise filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde okudu. Ama hiçbirinden mezun olmadı. İlk kez 1959’da  Dormen Tiyatrosu'nda oyunculuğa başladı; sinema filmlerinde oynadı.Sürüfilmiyle zirveye çıktı, doğayla içiçe yaşadı.1981 Antalya Altın Portakal Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünü Nurettin Sezer ile birlikte kaleme aldığı Gül Hasan filminin senaryosuyla kazandı.

           27 Eylül 2013 Cuma sabahı yürüyüş yapmak için  Etiller'deki evinden çıkan Tuncel Kurtiz, bir süre spor yaptıktan sonra  evine döndü. Kurtiz, sabah 10 sıralarında evinde ölü bulundu. Edinilen ilk bilgiye göre evde kimsenin bulunmadığı bir sırada kahvaltı yapan Kurtiz, oturduğu sandalyeden düşerek kafasını duvara çarptı. Bu sırada dışarıda olan eşi Menend Kurtiz eve gelince ünlü oyuncunun yerde hareketsiz yattığını gördü. Menend’in çığlıklarına  apartman görevlisi ve komşularıkoştu. Olay yerine gelen 112 Acil Servis, acı haberi bildirdi, duyurdu. SON GÖRÜNTÜDE NEŞET ERTAŞ TÜRKÜSÜ SÖYLEMİŞ!..

               Ölümünden kısa süre sonra, Silifkeli Benian Persentili'nin duyurusundan anlamıştım. Çocukluğumuzda babası Silifke Kaymakamı idi. Paten kayarak sokaklarda dolaşırdı, Tuncel. Üniversite yıllarımızda tiyatroya ısınıyordu. Işığı bol olsun!..

--------------------

Menend Kurtiz: ''Herkesin sevdiği bir insanı kaybettik. Sadece benim sevgilim değildi...''

Kadir İnanır"İnsan yaşamını biriktire biriktire sonunda bu dünyandan göçüp giderse geride biriktirdikleriniz kalır. Hergün canlı bir biçimde filimlerini izleyeceği..."

Metin Akpınar:“Dilediğini yapmış, atak, dingin istediği gibi yaşamış, insanlarla mutlu olmuş. İnsana kızdıysa da sevdiği için kızmış büyük bir ustayı kaybettik. O bir örnektir. Geçen sonbahardan beri dökülüyoruz. Her ölümden almamız gereken dersler var: Gidenler sağlam bir geçmiş bırakıyorlar ama gelecek nesli düşünelim...”

Müjdat Gezen“Beraber oynadık. Yargılandık. İşveç'e yerleşti film çekiyordu. Bir ay evinde kaldım. En son Edremit havaalanında gördüm. Sağlığı biraz bozuktu ama o hep içine atan bir tipti. Aktör olarak Tuncel’i anlatmanın anlamı yok. Yılmaz Güney onu yanından ayırmazdı. İnanılmaz bir komedi oyuncusuydu. Karşılıklı oynadığımız zaman muhteşem bir komedi tipi çizmişti. Aktörlüğünü anlatmak istemiyorum. Sık sık buluşurduk. İnanılmaz derin bir kültürü vardı. Bütün dünyayı tiyatro turneleriyle dolaştı. İnanılmaz bir karizması vardı. Diziler insanın çok vaktini ve sağlığını alıyor. İnşallah o nedenle değildir. Son bölümde izledim yorgun bir hali vardı. Rolü azaltılmıştı. Tabii ecel gelince hepsi bahane.. O kötü, üzüntülü yanlarını paylaşan biri değil, çok iyi bir insandı...” 

Sedef Avcı: “Abim nasıl bizi böyle bırakıp gittin, senden öğrenecek ne çok şeyimiz vardı...” 

Ediz Hun: “Güçlü bir sanatçı dostumuzdu. Son zamanlarda sık görüşmedik ama ’60'larda birçok filmde birlikte oynadık. Oyun gücünü sesiyle süsleyerek unutulmazlaştı...” 

Hülya Koçyiğit: “Avrupa'da sahne aldı, İsrail filminde oynadı, Berlin Film Festivali’nde en iyi aktör seçildi, sınırları aşan bir aktördü. Hayata yıkılmaz bir güçle yapışmasını bildi.” 

Kenan Işık: “Yaşı olmayan bir sanatçıydı. Yokluğu  beni sarstı.”

Doğan Hızlan: “Çok eski ve iyi bir dostumdu.Elbette tiyatro ve sinema dünyasının bilinçli,  bilgili bir temsilcisiydi. Çünkü okuyan, okuduğunu sindiren ve bunu da oyununa yansıtan biriydi. Nazım Hikmet'i okuyuşu, onu temsil edişi, özel kimselerin yapabileceği işlerdir...” 

Fazıl Say: “Sanatçının ölümünü üzüntüyle öğrendik, yakınlarına, sevenlerine sabırlar...

Atilla Taş: “Ramiz dayım benim be !. Allah rahmet eylesin ...”

Ahmet Hakan: “Bir güzel insan: Ttuncel Kurtiz...”         

Gülben Ergen: “Tuncel Hoca... Sinemanın, sanatın koca çınarı..”

Yonca Lodi: “Taş oturdu içime... Huzur içinde uyusun!..”

Nam-ı diğer Ramiz Dayı: 2009’da gösterime giren Güz Sancısı filminde Kamil Efendi’yi,  Ezel adlı dizide Ramiz Karaeski’yi canlandırdı, tanınırlığı daha da arttı. 2010 yazında NTV yeşil ekranında Edremit'in Çamlıbel kasabasında eşi, kayın biraderiyle işlettiği Zeytinbağı Oteli’nde Tuncel Kurtiz ve Dostları adlı yayını hazırladı.. Aynı yıl BBC'nin Hayat (Life) belgeselini seslendirdi. Son olarak Muhteşem Yüzyıl'da oynuyordu. Ulusal ve uluslararası ödüllerin yanında, Ekim 2011'de  Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü aldı. Tuncel Kurtiz, Ezel'de Ramiz Dayı karakterini canlandırırken kimi sözleri unutulmazlar arasına girmişti. İşte unutulmaz Ramiz Dayı sözlerinden bazıları:

En iyi soygunlar girerken değil çıkarken bozulur yeğen. Haydutlar öyle iyi planlar ki girmeyi değil nasıl çıkacaklarını unuturlar. Hemen çıkacaksın yeğen yoksa çekerler seni içeri. Güvercinin boynundaki o kırmızımtırak tüyler vardır ya, bir kere taktı mı güvercin o tasmayı boynuna başka birisini sevemezmiş. Birbirlerini öldürürler, birbirlerinin gırtlağını deşerlermiş fazla sevgiden. Kızıl tasmaya güvercin gerdanlığı derlermiş. Madem bu kadar çok sevdiniz birbirinizi bakalım kim takacak gerdanlığı boynuna...

Madem ikiniz de hasmımsınız artık geldik sınavın son sorusuna. Biriniz ölürse diğeriniz sağ çıkacak buradan, bakalım kim daha çok seviyor diğerini. Kim takacak o gerdanlığı boynuna? Görmeyeli çok büyümüşsün eski dost! Görmeyeli yaşlandım, ufaldım. Ben içerde hüküm giyerken sen dışarıda hüküm sürdün. Gerçi ben kötü girdim içeri ama içerde insanı anladım. Sen iyi çocuktun. İyi çocuktun da iyice insanlıktan çıkmışsın. Tamam ben sana kötülük ettim ama şimdi sen baştan aşağıya kötülük olmuşsun. Yani diyeceğim o ki şimdi sen güçlüsün, gençsin, vurup bana beni yere yıkarsın, dua et ki o iş orda bitsin. Çünkü iş orda bitmezse vurup beni yıkamazsan yere boyuna posuna gelmişine geçmişine bakmam bu işi ben başlattım, bitirmeden bırakmam. Bitirmeden bırakmam. Her yanım acıyor, gençliğime, halime şu mavi gök mavi deniz uçan kuş işe giden insanlar ipimi çeken cellat on gün on gün...

Öyle durursan kolay hedef olursun. Durursan senin başlattığın olaylar gelir seni bulur.

Mızrak gibi saplanır kalbine, unutma yeğen. Tek başına değilsin! Tek başına kalırsan; sen kendin değil, kendi celladın olursun ancak. Sırası değil yeğen! Kanma onlara...

            Hangi isminle çağırırsa çağırsınlar seni. Çağırdıkları yere gidersen. Dönsen de oradan, kendin dönemezsin yeğen! Cevabını bulamadığın her sorudan korkacaksın. Sana çekilen her bıçağın kınında. Cevabını bilmediğin başka bir soru gizlidir çünkü. Bazen yeğen işleri yoluna koymak için sıkmayacaksın yumruğunu, açacaksın avucunu avucundakileri savuracaksın havaya. Bekleyeceksin, bekleyeceksin sana geri gelmelerini.

Sevip okuduğu, büyük ustaya armağanı Serkan Uçar şiiri Tut Yüreğimden Ustam:

Ustam! / Aklım firarda. / Gözbebeklerimde müebbet hüzün,
Dilimde ay kesiği bir yara, / Düşüm kırık dökük, / Umudumun boynu bükük,
Bir öksüzün omuzlarında sukut. / Yüreğim sana emanet sıkı tut.
Tut ki; kancık pusulara düşmesin. / Bir hain kurşunu gelip deşmesin.

Ustam,  / Ne zaman o senin bildiğinzaman, / Ne sevda gördüğün masallardaki.
Eskiden, / Halı tezgahında dokunurdu aşklar, / Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
Mendillere yazılırdı isimler, / Yüreklere kazılırdı gizlice. / Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar, kavgalar iki kişilik./Oysa şimdi;/Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
Meşru sevdalardan, / Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara, / Günahkar gecelerden.

Beni herkes sevdaya asi sanır, / Oysa aşk, beni nerde görse tanır, / Hasret tanır,
Zulüm tanır, / Ölüm tanır, / Yüzüm yüzümden utanır.

Yorgunum ustam; / Ne katıksız somun isterim senden, / Ne bir tas su,
Ne taş yastıkta bir gece uykusu. / Var gücünle asıl sükunetime, / Çığlığım kopsun,
Uzat ellerini güneşe dokun, / Uyandır uykusundan, / Tut yüreğimden ustam tut, / Tut beni, sür güne...

Dünyayı yüreğine sığdıran, koca yürekli büyük usta Tuncel Kurtiz’e armağanımdır. SU, 26 10 2009

Ve Her Şey Bitti: Dal kırıldı, / Yapraklar savruldu,  / Gövde devrildi,
Asırlık bir çınar yerle bir oldu / Hain bir sonbahar bir ömrü sildi
Kimse anlamadı ne olduğunu / Herkes, olanları bir oyun bildi


Bir harami, tebessümünü çaldı çocukların / Bir katil güneşi vurdu alnından,
Ay’ı bıçakladı, / Yıldızları ağlattı, / Bir palyaço siyaha boyadı gökyüzünü
Ve soysuzun biri bir kibrit çaktı / Ne varsa yaşanmış, hepsini yaktı
Yanan, / Yıkılan, / Yok olan, umuttu, düştü / Yürekti, / Dildi,
Kimse anlamadı ne olduğunu / Herkes olanları bir oyun bildi (Serkan Uçar, 13.9.2013)

----------------------

Lora Baytar: Türkiye’de sinema ve tiyatronun duayenlerinden Tuncel Kurtiz, Çanakkale’nin bir köyünü kendi cenneti haline getirdi; 10 yıldır o cennetten, sadece kısa aralıklarla, çalışmak için uzaklaşıyor. Kurtiz’le tanışıp görüşmek istediğimizde, bizi işte o cennet köye davet etti. “Eğer gelirseniz kapımız açık, burada konuşuruz ama gelemezseniz görüşmek zor”deyince düştük yollara. Çanakkale’nin şirin kasabası Güre’nin Zeytinbağı köyünde aldık soluğu. İzmir’e 200 km mesafedeki bu yeryüzü cennetinde Tuncel Kurtiz ile sohbet etmek oldukça keyifliydi. Özdemir Asaf, Can Yücel, Cemal Süreya, Yılmaz Güney gibi isimlerle unutulmaz anılarıyla, Kurtiz’in genç yönetmenlerle ilgili söyledikleri de oldukça ilginç ve kayda değer.

Neden yaşamak için bu köyü seçtiniz?..

Çocukluğumun en güzel günleri burada geçti. 14 yaşımdaydım buraya ilk kez geldiğimde. Aslında ailem 1913’te Selanik’ten gelmiş ve Arnavutköy’e yerleşmiş. Daha sonra dedem İzmir evkaf müdürü olmuş, Trabzon evkaf müdürlüğü yapmış. Ailenin çoğu, baba tarafının hemen hemen tümü Arnavutköy’de oturuyor, anne tarafı ise Boşnak; İzmit Karamürsel’de oturuyor. Onlar da bürokrat aileler, babamın dayısı Selanik’te emniyet müdürü. Babam da koleji bitirdiği halde hukuk ve mülkiye bitirip nahiye müdürlüğü ve kaymakamlık yaptı.Ondan sonra bir imtihan kazandı ve Amerika’ya gitti. Yani Ayvalık’tan da Amerika’ya gidildi. Amerika’da Ann Arbor, Detroit, New York, arkasından İzmit, Silifke, Tarsus Koleji derken buraya geldiğim zaman 14 yaşımdaydım. Kolay geçmemiştir bu hayat; her yerde kendisini ispat etmek zorunda olan bir çocuktum, çünkü devamlı hep yeni insanlarla karşılaşıyordum. Çok güzel günlerim geçti burada. Benim hayatım biraz Çingene hayatı aslında. O yüzden nereye gittimse hep burayı düşünmüşümdür. Burası benim için başka bir dünyaydı. Tabii ki çocukluğumun Edremit’i değil artık. Ama yine de çok seviyorum.

Uzun yıllar yurtdışında yaşadınız. Türkiye’ye neden geri döndünüz?

Aslında politik nedenlerle Türkiye’ye dönmeye niyetli değildim. Arkadaşlarımın dönekliğine şahit olduğum için dönmek istemiyordum. Yalnız ve farklı bir hayat yaşıyordum. Viyana’da Şeyh Bedrettin destanını sahnelerken dönemin bakanlarından Fikri Sağlar geldi. Benden ne istediğimi sordular. Ben de “Bedrettin’i oynuyoruz isterseniz Türkiye’ye çağırın geleyim” dedim. Hakikaten Fikri Sağlar çağırdı; geldik oynadık. İşte o zaman şimdi evli olduğum eşim Menend ile tanışıp âşık oldum. Âşık olunca da Türkiye’de kalmaya karar verdim.

• Peki ya, bu cennet nasıl kuruldu?

İstanbul’a gelince önce Galata’da küçük bir dairede yaşamaya başladım. Daha sonra Menend’in evine taşındık, derken buraya taşınmaya karar verdim. Eşim de emekli oldu. Eşimin erkek kardeşi Erhan da Bursa’da tekstil işiyle uğraşıyordu. O da batınca, eşimin, Erhan’ın ve benim ne birikimimiz varsa hepsini buraya aktardık ve “Burası bizim yaşam biçimimiz olacak” dedik. Mutluyuz şu anda. 10 yıldır buradayız; çalışmak için gidip geliyorum mecburen ama her fırsatta soluğu burada alıyorum.

Geçen yıllarda TV’de izlenme rekorları kıran Ezel dizisinden sonra sizi TV ve sinemada göremedik. Şimdilerde yeni bir film çektiniz. Yeni filminizden söz eder misiniz?

Ezel’den, yani Ramiz Dayı’dan sonra Nihat Durak’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Mutlu Aile Fotoğrafı’ diye bir filmde emekli bir albayı oynadım. İki oğlu bir kızı var, onları da asker yetiştirmek ister ama başaramaz. Çocuklar istediği yolda gider. Severek oynadım filmde. İlker Aksum, Binnur Kaya, Büşra Pekin gibi genç bir kadroyla keyifli bir iş yaptık.

Çocukluğunuz şehir şehir dolaşarak geçmiş. Biraz o günleri anlatabilir misiniz?

Deli babamın deli oğluyum. Devamlı bir yerden bir yere sürülmüştür babam. Bana da daha Posof’ta İngilizce öğretmeye başlamıştı. O dağlarda koşup oynayan çocuk birden Amerika’da  Ann Arbor’a gittik. Babam orada şehircilik okuyacaktı. Amerika’ya giderken kitapçıda Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtların Ölümü’kitabını görüp aldım ve deliler gibi okudum. 9 yaşında bir çocuktum ve o kitaptan çok etkilendim. O zaman rüyalarımda Türkiye’nin etrafını bir setle çevirmek istiyordum, en büyük düşmanım da Çinlilerdi. Detroit’teki okulda bir kavga çıktı bir gün, kapıştık yumruklaştık. Bir Çinli bana yardım etti. Ben yarım yamalak İngilizcemle dedim ki ‘Sen Çinlisin, benim düşmanımsın, bana yardım ettin.” Çocuk dedi ki “Niye düşmanın olayım ben senin?” Çocuk beyni çok kolay yıkanabiliyor. Sait Faik’in cümlesiyle, eğer doğduğun zaman Havra kapısına bırakırlarsa Yahudi olursun, cami kapısına bırakırlarsa Müslüman, kilise kapısına bırakırlarsa Hıristiyan olursun.

Kendini Sait Faik zannettiğinizi söylemiştiniz bir keresinde…

Babam beni okumam için İstanbul’a göndermek istedi. Kabataş Lisesi’nde okumamı istiyordu ama ben Haydarpaşa’yı istedim. Bazı arkadaşlarım vardı ve Haydarpaşa’dan kolay kaçıldığını öğrendim. Haydarpaşa Lisesi’ni de bitiremedim çünkü Beyoğlu’na çıkıyor, içki içiyorduk. Sait Faik olmuştum yani. O zamanlar edebiyat matineleri yapılıyordu. Biz de bir matine yapalım dedik ve o sayede Özdemir Asaf’la tanıştım. Cağaloğlu’nda Molla Fenari sokağında küçücük bir matbaası vardı, dünyanın en güzel adamıydı. Asaf  Çelebi, felsefe kütüphanesi  memuruydu o zaman. Cahit Irgat’la, Can Yücel’le tanıştım. Özdemir Asaf’la gittik, Bedri Rahmi’nin Kalamış’taki evine, orada sohbetlere katıldım. Orhan Hançerlioğlu’yla da tanıştım matinelerde, Cemal Süreya da Attila İlhan da gelirdi. Biraz da kızlar yüzünden gelinirdi.

Bütün üniversite kızları ordaydı. Derken bana rol teklif ettiler ve oyunculuk başladı. Sevgilim, öğretmen olmamı istediği için hukuku bırakıp İngiliz filolojisine girdim. Ama tiyatroyu öğrenmek istiyorum. Haldun Taner’in tiyatro kurslarına katıldım. Nisa Serezli, Metin Serezli de geliyorlardı. Yılmaz Güney’le tanışmanız hayatınızı değiştirdi.

“Bana iki kanat taktı” demiştiniz. Nasıl oldu bu?

Yılmaz benim 1958’den arkadaşım. O da hikâye yazıyor, ben de, o da solcu ben de solcuyum. Bebek’te ufak bir zemin katta oturuyor; bir daktilosu, bir yatağı, bir sandalyesi ve bir masası var sadece. Sinirli, asabi ama ikimiz de farklıyız. Benim büyük dayım paşa, Selanik Emniyet Müdürü. Yılmaz genç bir Maksim Gorki gibi yazıyor, bense küçük burjuva. Yılmaz daha pratik bir köy çocuğu. Oradan gelmiş ve işin aslını biliyor. Yılmaz dedi ki,“Sinema yapacağız, sinema yapmadan olmaz, her evde bizim fotoğrafımız olacak. Önce sinema, sonra işimiz...”

Askerliği de Yılmaz Güney’le birlikte yaptınız. Nasıl bir tesadüftü bu?

Yılmaz’la Muş’ta askerlik yaptık. Aynı evde kaldık. Annesi, Yılmaz, ben  birlikte oturduk. Sonra da Yılmaz benden önce terhis oldu. Yaz tatiline gittiğimde,“Umut’ta oynayacaksın ihtiyar!” dedi. Rapor aldım, Umut’ta oynadım.

Yılmaz Güney’in yaşadığı sürgünlerden siz hiç etkilenmediniz. Bunu nasıl başardınız?

Yurtdışında yaşamak da kolay olmasa gerek. Yılmaz’a yurtdışı yasağı vardı. Filmi Cannes’da ben takdim ettim. Kaçırma benim üzerime kaldı. Halbuki kaçıran Çiçek Arif’tir. Bütün arkadaşlar içeri alındı o sırada ve ben geri dönmedim. Yine hayatımda bir kadın beni aldı, kucakladı, yardım etti. İsveç’te doktorasını yazıyordu. O bana baktı. O dönemde tiyatro ve sinemadan para kazanmaya başladım. 1970’den 78’e kadar yurtdışında kalıp döndüm; Sürü ve Kanal’da oynadım. Sonra 12 Eylül geldi, her şey battı. Ben yine tüydüm, şanslıyım yani.

Gene İsveç’e döndüm, iş aradım. O arada Sürü filmi için İsrail’e çağırdılar. Basın toplantısında Umut ve Sürü’yle Yılmaz bana iki kanat taktı ve ben o iki kanatla yaşadım. Arapça oynamak için dersler aldım. Berlin’de 1986’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım.

1980 Türkiye sineması için bir milat oldu sanki. Sonrasında uzun bir sessizlik oldu ama günümüzde yine büyük bir değişim yaşanıyor. Türk sineması bugün çok ileri durumda. Yeşilçam’da Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz’ın iki filmi, bir de Duygu Sağıroğlu’nun bir filmi vardı. Gerisi olduğu gibi Amerikan sinemasının taklidiydi. 1980 Türkiye sineması için önemli bir dönem oldu. Sonrasında her şeye rağmen sinema okulları, akademiler kuruldu, bu çok önemli. Ve buralarda Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan gibi isimler hocalık yaptı.

Peki ya, tiyatro?

Tiyatroda da çok güzel şeyler yapılıyor. Işıl Kasapoğlu’nun Kocamustafapaşa tiyatro çalışması, devlet tiyatrosunda genç bomba gibi yönetmenler, çok iyi oyuncular var.

Günümüzde bir yüzleşme gerçeği oluştu. Sürekli bir şeylerle yüzleşiyoruz.

Türkiye’nin sosyo-politik ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Osmanlı çökerken büyük acılar arasından çıkıp geldik buraya. Ulus devletler çıktı ortaya. Okuduğum kitaplarda, özellikle de ‘Musa Dağ’da Kırk Gün’de, ulus devletin getirdiği problemleri görüyorum. Osmanlı’da Türk olmak en büyük aşağılamaydı. Tabii ki o harikulade beraberliği istiyor gönlüm. “İstanbul’u seviyor musunuz?” dediklerinde “Sevmiyorum” diyorum. Çünkü benim sevdiğim İstanbul’u arıyorum. Mesela Arnavutköy’de,Galata’da kahveci Asadur’u, berber Niko’yu balıkçı Taso’yu, Hristo’yu arıyorum. Nerede benim bu arkadaşlarım? Bizim zenginliğimiz buydu. Mardin’e gidince Süryani kardeşlerimi arıyorum. Nerede onlar? Niçin neden gittiler? Nasıl oldu? Neden beraber olamıyoruz? Irkçılık nedir acaba? Neden Kürt arkadaşım Kürtçe konuşmasın? Neden okullarımızda seçmeli ders olarak Rumca, Ermenice ve Kürtçe olmasın?



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (1) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>