|
|
|
|
|||||
|
|
![]() |
|
|||||
|
|
|
||||||
|
Site İçi Arama |
TEŞEKKÜRLER SAYIN BAŞBAKAN
Yazar: MUSTAFA ÇİNKILIÇ | Tarih: 01/03/2010 | Saat: 00:29Başbakan Tayyip Erdoğan, bildiğiniz, gördüğünüz ve hatta her gün işittiğimiz gibi ‘çok konuşuyor’. Bu konuşmalardan birinde; gazetelerin köşe yazarlarının yazdığına kızmış olacak ki, gazete patronlarını, köşe yazarlarının yazdıkları ile sorumlu tutup ‘Köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun… Yarın feryat etmeye geldiğin zaman da feryat etmeye hakkın yok ‘ diye tehdit etti. Konuşmanın ayrıntılarına aşağıda değineceğim. Önce kendi yazıma niye ‘Teşekkürler Sayın Başbakan’ başlığı koyduğumu yazayım. ‘Teşekkürler Sayın Başbakan’ dedim çünkü, yıllardır ‘Güzel, süslü, şiirsel (!) sözlerin arkasında gizli bir ajanda var. Başbakan ve ekibi samimi değil’ diyenlere inanmadık. Hatta son zamanlarda ‘Askeri vesayetten çıkalım derken, Sivil bir vesayet doğuyor’ diyenleri topa tuttuk. Hatta ‘Bu bir faşizmdir’ diyenlere ‘Faşizm’ kelimesinin ağırlığından olsa gerek duymazlıktan geldik. Ancak, Sayın Başbakan köşe yazarlarını kast ederek “Öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki akla hayale gelmez şeyler... Ben de şimdi o gazetelerin patronlarına sesleniyorum, ‘Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum’ diyemezsin. ‘Sen bunun sorumlususun arkadaş’ diyeceksin. Niye, çünkü bu ülkeyi germeye, bu ülkede ekonomiyi germeye kimsenin hakkı yok... Buna biz de müsaade etmeyiz... Köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiğin zaman da feryat etmeye hakkın yok.” diyerek, bizi uyandırdı, kendimize getirdi. Bunun için ‘Teşekkürler Sayın Başbakan’ koydum yazının başlığını. Her ne kadar, konuşmanın duyulmasından ve cılız da olsa bazı tepkilerin gelmesinden sonra “Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın basınla ilgili sözlerini değerlendirerek, "Bu, basın özgürlüğüne bir darbe veya ona karşı bir müdahale olarak yorumlanmamalı. Gazetecilerimizin, basın mensuplarımızın da bir sorumluluk altında yazmaları, çizmeleri ve yorum yapmaları gerektiğini ifade etmiştir. Hepimiz önce Türkiye'yi düşünmeliyiz" dediği haber olduysa da, başbakanını dediği herkes için çok netti. Arınç’ın dolaylı ikrar niteliği taşıyan sözlerinin zevahiri kurtarmaya yetmediği açıktır. Basın da bu konuda –onurlu birkaç kalem dışında- genel olarak sus pus. Gelecekte bu günün tarihi yazıldığında bu ayıp onlara yeter. Gelelim konuşmanın analizine ve bizde uyandırdığı sorulara; Sayın başbakan net olarak: · “Öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki akla hayale gelmez şeyler...” diyor. Başbakan da yapılanların bir ‘yorum ‘ olduğunu biliyor ve söylüyor. Peki başbakan ‘yorum’ yapmanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 maddesi ile güvence altına alınmış ‘İfade Özgürlüğü’ kapsamında olduğunu bilmiyor mu? Yine başbakan mahkeme kararlarında bu özgürlüğün “10. Maddenin 2. paragrafına göre, bu sadece, beğeni ile karşılanan veya hakaret içermeyen bir tarzda olduğu kabul edilen ya da herhangi bir tepkiye sebep olmayan "bilgi" veya "fikirler" değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici ifadeleri de kapsar ki; tüm bunlar çoğulculuğun, hoşgörü ve geniş görüşlülüğün gereklilikleridir ve bunlardan soyutlanmış bir demokrasi düşünülemez.” şeklinde kabul edildiğini, geçtim Hendysade/Birleşik Krallık, Rekvenyi/Maceristan, Lingens/Avusturya kararlarını, Müslüm Gündüz /Türkiye kararında da bu anlayışla Türkiye’nin mahkum edildiğini bilmiyor mu? · “Ben de şimdi o gazetelerin patronlarına sesleniyorum, ‘Ne yapayım köşe yazarı, hâkim olamıyorum’ diyemezsin.‘Sen bunun sorumlususun arkadaş’ diyeceksin…Köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun” diyor. Başbakan, Avrupa ülkelerinde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında basının: ‘Demokratik bir toplumun bekçi köpeği’ diye adlandırıldığını duymuş olacak ki, o çağrışımla, gazeteciye elinden yemek yediği ‘sahibinin sesinden’ havlaması gereken köpek muamelesi yapıyor. Oysa bırakın Anayasanın 90. maddesine göre iç hukukumuz haline gelmiş, uygulanmayı bekleyen Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin Sözleşmeleri, her gün ‘değiştireceğiz’ diye yatıp, ‘değiştireceğiz’ diye kalkılan ve bir darbe Anayasası olan 1982 Anayasasının 28. maddesinde bile ‘Basın Hürdür Sansür edilemez’ yazdığını bilmiyor mu? Başbakan bu sözleriyle “gazete patronlarına” Anayasa ihlal suçu mu işletmek istiyor? Eğer onlar Anayasa’yı ihlal suçu işlerse başbakanda bu suça azmettirme suçu işlemiş olmuyor mu? Bu suç işleme ‘özgürlüğü’ acaba, bir türlü kaldırılmak istenmeyen dokunulmazlık zırhından mı kaynaklanıyor? · “Yarın feryat etmeye geldiğin zaman da feryat etmeye hakkın yok.” Sayın başbakanın konuşması içerisinde beni en çok dehşete düşüren işte bu cümle ‘Yarın feryat etmeye geldiğin zaman da feryat etmeye hakkın yok’ feryat etmeye gelecek olanın kim olduğunu yazmaya gerek yok ama, vurgulansın diye, altını çizeyim diye tekrar yazıyorum. Başbakanı yorumlarıyla kızdıran köşe yazarlarının parasını veren ve onları çalıştırmaya devam eden ‘ gazetelerin patronları’ … Biz bu tehditlerin aslında ‘kuru sıkı’ bir tehdit olmadığını yaşayarak görmüştük. Tüm baskılara rağmen susmadığı için bazı köşe yazarlarının ve köşe yazarlarının bazılarını susturamadıkları için gazeteden atmalarına rağmen tüm köşe yazarlarını susturamadığı için ‘gazetelerin patronlarının’ başına neler geldiği hafızalardadır. Alman şair Pasteur Martin Niemöller’ın, uğursuz 2. Dünya Savaşı kehanetinin gerçekleşmemesi için ve hepimize uyarı olsun diye onun şiirini anımsatmak istiyorum. “Önce komünistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim./ Sonra sosyalistleri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü sosyalist değildim./ Sonra sendikacıları götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı değildim./ Sonra Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım çünkü Yahudi değildim./ Sonra beni götürmeye geldiler, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” Teşekkürler Sayın Başbakan, beni uyardığın ve bir postmodern darbenin yıldönümünde bu yazıyı yazmama vesile olduğun için… |
|
|||||
|
|
![]() |
![]() |
|
||||
|
|
|
|
|
|
|||