YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







AK-ŞAKA

İLETİŞİM, TARTIŞMA, UZLAŞMA VE HOŞGÖRÜ DERKEN...
Yazar: ERDAL AKALIN | Tarih: 25/04/2016 | Saat: 21:02

Bir sitede oturuyorum.  Yirmi yılı aşkın süredir ikamet ettiğim bu site, yenilerin dev siteleri ve rezidans denen kule benzeri yapıları gibi büyük değildir.  Topu topu iki bloktan oluşur.  Altımızdaki işyerlerini de hesaba katarsak, yaklaşık kırkı az geçen ünitelerden kuruludur.

Sitemizde hemen her sitede maalesef rastlandığı gibi mutsuz bir hava vardır.  Birçok kat maliki ve kiracı nerede ise birbirini tanımaz.  Karşılaşınca da sıradan tümceler dışında hal hatır sorulmaz.  Kim hasta, kimin bir sorunu var çoklukla ilgilenilmez.

Yıllık genel kurul toplantıları bile bırakın yarıyı aşan çoğunluğu, nisapsız olabilen ikinci toplantıda yapılabilir.  Katılımcıların sayısı da nerede ise elin parmak sayıları ile sınırlıdır.

Toplantıya katılmayanların sonu gelmez talepleri yönetici olarak zoraki seçilen özverili komşuya değil, site görevlisine (eskiden kapıcı derdik ya!) iletilir.  Ondan da yöneticiye aktarılır, tabii ek bir yorumla üstelik. Katılım az olduğundan ağırlıklı kesim yıllık bütçenin derdini bilmez ve maalesef aidat yatırmak konusunda da kişisel tembelliğinin anımsatılmasına tahammül edemez.

Yani ‘ha babam sınıfı’ havasındaki sitelerde yaşayanlar mutsuzdurlar.  Mutsuzluğumuzun ana nedeni;  iletişim, tartışma, uzlaşma ve hoşgörü kültüründen fakir olmamızdır!

Sayın Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar internet üzerinden defalarca yazar ve anlatmak ister bizlere; ‘Tartışma Kültürü ve Hoşgörü’ başlıklı yazısı ile.  Belli ki çoğumuz okumadık ve okuyanlarımız da sanırım anlayamadık.

Ben, Sayın Körpınar’ın yazısını birkaç kez okuyarak bilgilenmeye ve kendimi terbiye etmeye çaba gösterenlerdenim.  Eh, biraz da empati yapabilmek hasletim olduğundan sorunları kendimce çözümleyebilsem bile, komşularıma aktarabilmek konusunda yetersiz kalıyorum.  Çünkü herkes her şeyi biliyor ya!

Tartışma, bir toplulukta (veya toplumda) farklı fikirlerin olabileceğine saygı göstermenin çağdaş ifadesidir diyor Körpınar Hoca.   Ben biraz önden başlayarak önce iletişim kanallarının iyi çalışması gerektiğine inanıyorum.  Doğru iletişim kanalı kurulmaz ise farklı fikirlerin varlığını da anlayamayız diye düşünüyorum.

Farklı fikirleri doğru iletişimle öğrenince, hangi fikre yakın durmamız gerektiğini ise tartışma yöntemi ile becerebiliriz diye kabul ediyorum.

Tartışmalar bizi adına uzlaşma dediğimiz bir barışa taşır ve hep birlikte doğru bulur ve mutlu olabiliriz kanısındayımdır.

Ama doğru iletişim, tartışma ve uzlaşma kültürünün tabanını sanırım hoşgörü dediğimiz çağdaş nezaket ortamı ve karşımızdakine saygı duymak hazırlamaktadır. 

Bu kişisel sıralamam sıradan bir site için söylenen temenniler olmakla birlikte, bence ana sorunumuzu ülke bazında ele almamız gerekiyor.  Çünkü milletçe iletişim, tartışma, uzlaşma ve maalesef hoşgörü fukarasıyız!

Sıralayarak saydığım bu hasletler tabii ki doğuştan elimize geçen güzellikler sayılamaz.  Bunu bize öğreten ve benimseten ilk adımın öğretim ve eğitim kurumlarımız olmak gerekiyor.  Ancak daha ilk aşamada argo tabiri ile ‘dakika bir, gol bir!’ denecek hayal kırıklığı yaşarız.  Zira okulda bize ısrarla öğretilmeye çalışılan kural, kesin itaat etmek emridir.  Fikir beyan edebilmek, sormak soruşturmak, kendi doğrumuzu ifade etmek özgürlüğümüz yerine sadece itaatkâr olabilmek düsturu önemsetilir.

Örneğin; orta öğretim günlerimde öğretmenlerimizin gözüne ve yüzüne doğrudan bakmanın yanlış olduğunu, bu davranışın hocamıza isyan ve hatta tehdit olacağını, konuşurken nerede ise yüzümüzü yere çevirerek konuşmamız gerektiğinin sayısız derslerini almış bir kişiyim.  Bu yanlış öğretinin (yaşım yetmişi aşmış olsa bile) falsolarını bazen yaşıyorum.

İletişim, tartışma, uzlaşma ve hoşgörü kültürünün bize doğru öğretilmesinin ikinci adımı ise medya dünyasından kaynaklanır.  Ama lütfen ister yazılı ve isterseniz görsel medya organlarına bu gözle bakınız, bize örnek olabilecek kaç kalem veya program bulabilirsiniz?  Spor yorumcularının bile argo üslupla yürüttükleri programları hiç izlemediniz mi veya  günlük siyaseti konuşan çok bildik medya kalemşorlarını izlemiyor musunuz?  Nerede ise ekran karşısında ana avrat küfredecek hale gelmiyorlar mı?

Siyaset sahnesine ise değinmek bile istemiyorum.  Yüce Meclis’te küfürleri, uçan tekme atabilen babayiğit (!) milletvekillerini, sinkafları tutanaklara geçen mebusları unuttuk mu sanıyorsunuz.   

Hele hele değerli liderlerimizin nezaket ve hoşgörüden nasipsiz demeçlerine ne buyrulur?  Hangi vatandaş bu örnekleri ders olarak kabul edebilir?  Hain, alçak, edepsiz … gibi sözcüklerin sıradan sayıldığı günleri yaşamıyor muyuz? 

(Bu temelde azımsanmayacak örnek olmakla birlikte, yazmak istemiyorum.  Çünkü bazı tümcelerim bana yargı yolunu işaret edebilir korkusundayım!).

Ha, son olarak ballı ihalelerle akıl almaz boyutta varsıllaşan yeni türeme müteahhitlerin ‘milletin münasip yerine koydukları’ bir dönemde; iletişim, tartışma, uzlaşma ve hoşgörü kültürümüz sizce artar mı?

Hiç sanmam, çünkü maksat başka! Yankesicinin “Kuşa bak kuşa” demesi gibi...

O nedenle, ikiyüzlülüğün, hırsızlığın, yalancılığın olmadığı ortamlar lazım. İnsanların içinde gizli kalmış duyguları, düşünceleri rahatlıkla dökebildiği yerler, yani meyhaneler. Böyle yazınca, bu sefer de içki reklamı yapıyormuşum gibi olacak ama öyle değil!

Ne derlerse desinler; meyhaneler, insanları olgunlaştıran, yaşamla aralarında bağlar kuran, günlük stresleri arındıran, iki yüzlülük denen sevimsiz ilişkileri bünyesinde barındırmayan alanlardır.

Bakın Şeyhülislam Yahya Efendi nasıl tanımlıyor meyhaneleri;

Mescidde riya-pişeler itsün ko riyayı

(Mescidi riyakârlara bırak, riya etsin dursunlar)

Meyhaneye gel ne kim riya var ne mürayi!

(sen meyhaneye gel, çünkü orada ne riya ve ne riyakâr vardır)

Meyhane demekle, günümüzün içkili lokantalarını tanımlamadığımı işin erbapları bilirler.  Meyhane, her ne kadar masasında adına meze dediğimiz küçük yemek tabakları olan bir mekân olsa da, içkili lokanta değildir.  Bir tür dost dergâhı, sohbet ve ferahlama yeridir.

Meyhaneler çoklukla liman kentlerinin kıyıya yakın sokaklarında yer alan özel dükkânlardır denebilir.  Özellikle deniz yolu ile gelen giden, nispeten parası ve boş zamanı olan kişilerin uğrak yeri olarak doğmuştur.  Avrupa’daki benzerlerine uygun olarak İstanbul’da da özellikle adına Pera (karşı mahal anlamında) denen, Eminönü ve Galata’da, daha sonraları da Beyoğlu semtinde açılmışlardır.  Müslüman kişinin meyhane çalıştıramayacağı bilindiğinden, 13. ve 14. yy. dan itibaren varlığını bildiğimiz meyhaneleri ağırlıklı olarak Rumlar, biraz da Ermeni ve Yahudiler işletmişlerdir. Müslüman inançlı insanlarımızın meyhane açmalarına Cumhuriyet dönemi sonrası rastlarız. 

Galata bölgesinin adına ‘kapilya’ denen meyhanelerini işletenler ve sahipleri mekânı ve müşterilerini yönlendirenler o dönemde ‘maestro’ olarak tanınırmış.  İçki dağıtımını ve servisini yapan günümüzde barmen denen görevlilere ise o devirde ‘mistori’ adı verilirmiş. İşinin ehli olan mistori, servis yaparken şişenin dibinde küçük bir miktar bırakır, müşteri hesabı ödeyerek ayrılırken, adına ‘yolluk’ denilen ve bardak dibinde azıcık olan ‘güle güle içkisi’ ile müdavimleri uğurlamak hünerini gösterirmiş.

Meyhanenin iki sahibi olduğu bilinir; işletme sahibi ve müdavim denen daimi müşterileri. 

Meyhaneci olan kişi, masayı kurarken müşterilerin kafa yapısına, midesine ve hatta parasına göre ince ayrım yaparak hizmeti aksatmamaya çalışanlardı eskiden.

Meyhane müşterisi olmak bir adap ve kültür gerektirirdi.  Çoklukla masayı gerebilecek konuların konuşulması ve özellikle tartışılması tercih edilmezdi.  Özellikle bu duyarlılık nedeni ile siyaset, din, etnik kimlikler ve hatta yoğun taraftarlık kokusu olabilecek spor konuşulmazdı.  Tartışma olsa bile yan masa rahatsız edilmeyecek tonda sesler ayarlanırdı.

Ustaların gençlere önerisi üzerine; “masaya 24 ayar dozu ile oturulur ve kalkarken de 24 ayar pozu ile kalkılırdı”!  Yan masanın hanım konuğu varsa, oradan bir davet olmadıkça dönüp bakılmaz ve asla laf atılmazdı.

Hasbelkader azıcık meyhane kültürü olan birisi olarak, artık günümüzde bu ortamı ve bu tür mekânları özlüyor ve arıyorum.

1969 yılında, taşrada çalışan bir kişi olarak bir hafta sonu gittiğim İstanbul’da, arkadaşlarım beni ağırlamak için Refik olarak ünlenen meyhaneye götürmüşlerdi.  Masaya oturduğumda aç olduğumu ve bu nedenle önümüze gelen mezeleri yeterli görmeyerek, başka neler yiyeceğiz dediğimi hatırlıyorum.  Bugün artık aramızda olmayan merhum Refik Bey, fısıldar gibi yaparak meyhane erbabı olabilmek acemiliğimi kimseye belli etmemek inceliğini göstermiş ve halen uyguladığım öğüdü söylemişti; “Rakı ile yemek yenmez, çatal ucu meze tadılır!”.   Sonra hepimizin bildiği yedi tane rakı masası mezesini masada işaretleyerek saymıştı.  Halen tarafımca uygulanır; peynir, kavun, çiroz veya lakerda, barbunya pilaki, Arnavut ciğeri, kornişon turşu ve patlıcan salatası.

Ankara’da okurken, Cebeci ağırlıklı okuyan ve yaşayan bizlerin en gözde meyhanesi Mantar Ahmet’in mekânı idi.  İç Cebeci’de olan bu küçük meyhane, küçük esnafı, dolmuş şoförlerini ve öğrencileri ağırlardı.  Rakı var olmakla beraber özellikle ucuz şarap içilirdi.  Çok iyi anımsıyorum; bir şişe Çubuk şarabı, Rus salatası, ikişer dilim domates ve salatalıklı bir dilim peynir gelir, 460 kuruş tutardı.  Beş lira verince üstü de bahşiş olurdu.  Orada öğrendim ki, meyhaneci olabilmenin yolu, işletmecinin de akşamcı olmasından ve içki adabı bilmesinden geçiyordu.   Rahmetli Mantar Ahmet, masaları gezer, şişemizden de tadardı!

Merhum Orhan Veli Kanık şöyle buyurmuştu ya;

“Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız
Siz de öyle bir meyhane bulunuz!”

Mersin’e geldiğimde ben de Orhan Veli gibi düşünerek, birkaç deneme sonrası güzel meyhaneleri keşfetmiştim.   Bugün ikisini de rahmetle andığım Yusuf (ciğerci Yusuf) ve Mehmet Göçtü, Mersin’in gerçek meyhanecileri olarak bizlere güzel anılar bahşettiler.  İçkili lokantalar değil, bugünün ölçülerine göre salaş mekânlarında bizlere sıcak dostlukları ile masalar kurdular.  Gerçi ikisi dışında da, meyhane gibi başka meyhaneler de vardı Mersin’de. Hemen hepsini az çok bilenlerdenim.  Ama bu ikisi anılarımda halen sıcak dostlukları ile yaşıyorlar.

Tartışma, uzlaşı ve hoşgörü derken meyhaneyle bitirdik. Sanmayın ki, her akşam bir büyük götürüyorum gene, bir küçük bile tüketsem ayaklarım dolanıyor, eve dönüyorum!

Haydi şerefe!..

Erdal Akalın



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>